Tuesday, October 16, 2007

Türkiye'de Plagiarism ve Türkiye Üniversite Sistemi

Cumhuriyet 08.02.2003

Türkiye 2002 yılında bilimsel makale sayısında 22'nciliğe yükseldi

WEB of SCIENCE veri tabanı aracılığı ile yapmış olduğumuz araştırmaya göre 1 , Türkiye, 2002 yılında Science Citation Index Expanded veri tabanı tarafından taranan dergilerde yayınlamış olduğu bilimsel makale 2 sayısını % 31 artırarak, Dünya sıralamasındaki yerini, üç sıraya yükseltip 22. sıraya yerleşti.

2002 yılında gelişmiş ülkeler tarafından yayınlanan bilimsel makalelerde bir azalma gözlenirken (Tablo 1), Türkiye adresli makalelerde böyle yüksek bir oranda artış olması, üniversitelerimizdeki dinamiğin devam ettiğini açık olarak göstermektedir. Türkiye yayınlamış olduğu bu makalelerle Dünya literatürüne olan katkısını da % 0.6'dan % 0.8'e çıkarmıştır. (2)

Yayın sırasındaki artış oranlarına baktığımız zaman, geçen sene %18'lik bir artış ile Dünya'da artış oranı açısından birinci sırada yer alan Türkiye, bu sene %31 oranla yayın sayısını en çok artıran ikinci ülke olmuştur.

Yalnız bilimsel makale sayısı ile bir ülkenin bilimsel potansiyelini ortaya koymanın doğru olamayacağını, daha önceki yazılarımda da vurgulamıştım.(3) Fakat bu makale sayılarının da ülkedeki bilimsel potansiyelin ne şekilde geliştiği hakkında bazı somut bilgiler verdiği gerçeğini de gözardı etmemek gerekiyor.

Son yıllarda YÖK'ün Doçentlik sınavları için getirmiş olduğu yükseltilme kriterleri şüphesiz bu gelişmenin en önemli unsurlarından birisidir. Bu kriterlere paralel olarak Üniversiteler, Yardımcı Doçentlik ve Profesörlük atama kriterlerini kendileri belirlemeye başlamıştır. Bu kriterler de etkili olmuş ve daha da etkili olacağı kanaatini taşımaktayım.

Başarı sıralaması ve etkenler

2002 yılında Üniversitelerimiz tarafından yayınlanan bilimsel makale sayıları Tablo 2'de verilmiştir. Tablodaki sıralama, en fazla yayın yapan üniversiteye göre yapılmıştır. Bu sıralamalar, hiç bir zaman en fazla yayın yapan üniversitenin en iyi veya en başarılı üniversite olduğu anlamına gelmemektedir. Üniversitelerin bünyelerinde bulunan fakültelere göre bu yayın sayıları artmakta ve azalmaktadır.

Örneğin, güzel sanatlar ve sosyal bölümleri bünyesinde bulunduran üniversitelerin yayın sayıları azdır. Diğer taraftan, tıp ve fen fakülteleri bulunan üniversitelerimizde yayın sayıları doğal olarak fazladır. Ayrıca, üniversitelerde görevli öğretim üyesi sayısı da bu rakamları doğrudan etkilemektedir. Üniversitelerde görevli öğretim üyeleri (profesör, doçent ve yrd. doçent) başına düşen makale sayıları ayrıca Tablo 3.'de verilmiştir..

Kalite ve etki faktörü

Makale sayısının yanı sıra yayınlanan makalelerin kalitesinin ve etki faktörünün de tartışmaya açılması gerektiğini savunan bilim insanları ile ayni fikirde olduğumu da vurgulamak istiyorum. Fakat, altyapı imkânları sınırlı olan bir üniversitede görev yapan elemanları, uluslararası dergilerde yayın yapmaya zorlarsanız, makale sayısı elbetteki artacaktır ve yayınlanan makaleler de çok kaliteli olmayacaktır. Şu gerçeği unutmamak gerekir ki bilim insanlarımız yayın yaparak, yayın yapmayı öğrendi ve bu yayınlar aracılığı ile Dünya'da kendi sahasında neler yapıldığını takip etmeye başladı.

Bu vesile ile gelecek açısından umutsuz olmanın hiç bir anlamı yoktur. Kalite, kuşkusuz daha sonraki aşamalarda gelecektir. Yayın sayısında gözlenen %31'lik artışın, Anadolu Üniversiteleri ile İstanbul, Ankara ve İzmir'de bulunan üniversitelerdeki dağılımına baktığımız zaman, karşımıza ilginç, ilginç olduğu kadar da umut verici ve sonuçlarından bazı üniversitelerimizin ders çıkarması gerektiren bir tablo çıkmaktadır (Tablo 4).

Anadolu atağı

İstanbul, Ankara ve İzmir'de bulunan toplam 36 üniversitenin (TÜBİTAK-MAM dahil) yayın artış oranı % 14 civarında iken, Anadolu üniversitelerindeki yayın artış oranı % 62 civarındadır. Bu da Türkiye'yi 2002 yılında 25. sıradan 22. sıraya taşımada en önemli rolü Anadolu üniversitelerinin üstlendiği gerçeğini göstermektedir.

Durum böyle iken, bugün büyük şehir üniversitelerinde bulunan öğretim üyelerinin önemli bir kısmı, Anadolu üniversitelerinde yapılan çalışmaları maalesef küçümsemektedirler. Halbuki, durum tersine bir şekilde gelişmektedir. Türkiye'nin bilimsel gelişmesi böyle devam ederse, yakın zamanda Anadolu Üniversiteleri diğer üniversitelerdeki potansiyeli yakalayacaklardır. Şu anda dahi Atatürk, Fırat, Çukurova v.s gibi üniversiteler ile 2002 yılında 10. kuruluş yılını tamamlayan bazı üniversitelerimizin (Örneğin, Mersin, Süleyman Demirel, Başkent, Celal Bayar v.s.) büyük üniversitelerle yarışa girdiğini görmek ülkenin gelişmesi açısından umut verici bir olaydır. Yayın sayısını artırırken, yayınların kalitesini de beraberinde artırmak mecburiyetindeyiz. Bunun için neler yapılmalıdır? Bu konu ile ilgili görüşlerimi siz okuyucularımla paylaşmak istiyorum.

1) Üniversitelerimizdeki mevcut altyapının geliştirilmesi şarttır. Bugün üniversitelerimizin, istisnasız hiç birinde altyapı ve araştırma imkânları mükemmel değildir. En iyisinde dahi ciddi eksikler bulunmaktadır. Kendi sahamdan bir örnek vermek istiyorum. Tüm üniversitelerimizde organik kimya anabilim dalları vardır. Organik kimyanın olmazsa olmazı 'Nükleer Manyetik Rezonans (NMR) cihazıdır. Bugün yaklaşık olarak 7 Üniversitemizde NMR cihazı vardır ve bunların çoğu son 2-3 yıl içerisinde alınmıştır. Gelişmiş ülkelerde her kimya bölümünde en az 3-4 adet NMR cihazı varken, bu tablo karşısında, kimse üniversitelerimizde altyapının iyi olduğunu ileri süremez. Diğer bölümlerde de durumun farklı olmayacağı kanaatini taşımaktayım. Böyle bir ortamda, siz orada çalışan elemanları yayın yapmaya zorlayacaksınız ve de yayınlarının kaliteli olmasını bekleyeceksiniz. O halde üniversitelere yeterli ödeneklerin ayrılması, altyapının geliştirilmesi ve bütçeye harcama kolaylılığının getirilmesi şarttır. Bırakın iyileştirmeyi, son yıllarda yapılan uygulamalar ile bütçeden üniversitelere ayrılan pay azalmakta ve harcamalar daha da zorlaştırılmaktadır.

2) Kalite, kısa vadede artırılabilecek bir unsur değildir. Bunu uzun vadeli düşünmek gerekir. Şu anda Üniversitelerimizde görev yapan öğretim elemanlarının tamamından, kaliteli işler yapmalarını beklemek doğru değildir ve mümkün de değildir. Bazılarının emekli olmasını beklemekten başka bir çare yoktur.

Yeni elemanlar iyi seçilmeli

Bunların yerlerini dolduracak elemanların şimdiden iyi seçilmesi gerekir. Eğer bu yapılamazsa, Türkiye bir 30 yıl daha bugün alınanların emekli olmalarını bekleyecektir. Kaliteli elemanı istihdam etmek için Üniversitelerin cazip hale getirilmesi ve yetenekli kişilerin kariyer yapmalarını sağlamak şarttır. Bu elemanlara sağlanacak olan maddi koşulların iyileştirilmesi gerekir. Aksi takdirde Türk Üniversiteleri sıradan elemanları istihdam etmeye devam eder, sonuçta yayın sayısını belki biraz daha artırır fakat kaliteyi artıramayız.

3) Şu anda görev yapan elemanların statülerinde acilen bir ayırıma gitmek gerekiyor. Türkiye'de görev yapan öğretim üyelerinin sayılarına baktığımız zaman bu rakam 30.000 civarındadır. Öğretim elemanı sayısı, yayın sayısı ile karşılaştırıldığı zaman, yaklaşık olarak bir kişinin yılda 0.3'ün altında yayın yaptığı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bazı bilim insanlarının ve onların gruplarının yılda 5-10 hatta daha fazla yayın yaptıkları gerçeği göz önünde tutulursa, Üniversitelerde araştırma yapmayan kişilerin sayılarının oldukça fazla olduğu ortaya çıkmaktadır.

Araştırma ve araştırmacı olmayan

Böyle bir ortamda araştırma yapan ila yapmayanı hâlâ aynı statüde tutmaya devam etmek, her geçen gün, zor şartlar altında çalışan üretken bilim insanlarını daha da bıktırmaktadır. Daha önceki yazılarımda vurguladığım noktayı tekrar etmek istiyorum. Araştırma profesörlüğü kadrolarının ihdas edilmesi buna bir çözüm olabilir; eğer bu yapılamıyorsa, öğretim üyeleri sözleşmeli kadrolarla çalıştırılabilir. Başarılı olanlara sözleşmeli özel kadrolar verilebilir veya arzu edenler bu kadrolara geçerler. Yeni yapılanmada üretken olmayan kişilerin sorgulanmasını gerekli kılacak yasaların çıkartılması ve her şeyden öncede uygulanması gerekmektedir.

4) Kaliteyi yakalamak için, her şeyden önce öğretim elemanlarının çok iyi yetişmiş olmaları gerekir. Bilim insanlarının geleceğini etkileyecek olan en önemli safha doktoradır. İyi bir doktora, iyi bir bilim insanı olmak için atılmış en sağlam temeldir. Yukarıda belirttiğim nedenlerden dolayı, şu aşamada tüm doktora öğrencilerinin en iyi koşullarda ve iyi hocalarla çalışmalarını sağlamak mümkün değildir.

Bazı genç umut vaat eden araştırma görevlilerinin gelecekleri, bazen kötü bir doktora ile köreltilmektedir Yurt dışında doktora yaptırmak çözüm olmadığı gibi, büyük bir kitleyi dışarı göndermek de doğru olmayacaktır.

Öneri: Bir kez yurtdışı

Burada şu öneriyi getirmek istiyorum. Üniversitelerimizde doktorasını bitiren ve akademik kariyere karar veren tüm araştırma görevlilerinin, Yrd. Doç. kadrolarına atanmadan önce, yurt dışına gitmelerini sağlamaktır. Her öğrenciye yaklaşık olarak 10.000-15.000 Dolar civarında bir burs sağlanırsa, bu burs ile dışarıya gidenler, gittikleri yerin katkılarıyla ikinci bir yıl daha yurt dışında kalabilirler. Böylece hem bilgilerini hem de yabancı dillerini geliştirmiş olurlar. Öğretim üyelerimiz, yükseltilmeleri için ÜDS sınavında belirlenen barajı aşmak zorundadırlar. Kitap bilgisine dayanarak bu barajı aşan fakat yabancı dil konuşamayan öğretim üyelerimizin sayısı oldukça fazladır. Bu koşullarda kişilerin dışarı açılmaları mümkün değildir. Onların muhakkak 1-2 yıl yurt dışında bulunmaları zorunludur.

Bu fedakârlığı ülkemizin muhakkak yapması gerekir. Yılda 1000 doktoralı elemana bu ortam sağlanırsa, bütçeye getireceği yük 10-15 milyon dolar olur ki bu rakam çok küçük bir rakamdır. Bu elemanlar, gittikleri ortamda sınav stresinden uzak daha rahat çalışma yaparlar ve başarılı olurlar.

Ayrıca bu elemanların geri dönmeme riski de azalmış olur. Bugün YÖK bursu ile dışarıya gidenlerin ülkeye maliyeti en az 100.000 Dolar ve üzerinde iken, önemli bir kısmının Türkiye'ye dönmemesi ve bazılarının başarısız olmaları da eklenince, bir öğrencinin maliyetinin çok daha yüksek olduğu ortaya çıkmaktadır. O halde doktora için yurt dışına gönderilen bir öğrenciye sağlanan burs ile yaklaşık olarak Türkiye'de doktorasını yapmış 20 kişiye yurt dışına gitme imkânı sağlanmış olur.

Üniversite değişmeli

Bunun yanı sıra doktoralı elemanlara, ülke içerisinde diğer üniversitelerde doktora sonrası çalışmaları yapmalarını sağlamak gerekir. Gerçi TÜBİTAK bu konuda destek vermektedir. Ancak bu desteğin daha büyük bir kitleye yayılmasını sağlamak gerekir. Öğretim üyelerinin kısa aralıklı da olsa farklı üniversitelere gitmeleri gerekiyor. Şu anda üniversitelerimizin karşı karşıya olduğu, belki çoğu kişinin farkında olmadığı en büyük tehlike, bir elemanın mezun olduğu üniversitede kalması ve bütün kariyerini orada yapması, kariyeri boyunca farklı bir üniversiteye gitmemesidir. Üniversite evrensel, farklı kültürlerden, farklı ekollerden gelen insanların bir arada olması gereken bir ortamdır.

5) Türkiye'de doktora yaptıktan sonra, yurt dışına gitmek ne kadar önemli ise, yurt dışında doktoralarını tamamlamış ve Türkiye'de doktora sonrası çalışma yapmak isteyen yabancıların da bu ülkeye gelmelerini (doktora sonrası çalışma yapmak üzere), ülkede doktora yapan elemanlarla onların kaynaşmasını sağlamak ve onlardan faydalanmak Türkiye bilimine katkı açısından önemlidir.

Atanmış iyi yönetici

6) İstanbul, Ankara ve İzmir Üniversitelerinde kadrolarda anormal derecede şişkinlik varken, Anadolu Üniversitelerinde durum böyle değildir. Yapılacak en akılcı işlerden biri de İstanbul, Ankara ve İzmir Üniversitelerinde fazla öğretim üyesi olan birimlerde kadroların dondurulması, emekli olanların boşalttığı kadroların ilan edilmemesi, zamanla kadroların makul rakamlara çekilmesidir. Böylece büyük üniversitelerdeki hantallaşma zamanla önlenecektir.

7) Kaliteli bilim, şüphesiz rahat bir ortamda yapılır. O halde üniversitelerde kavgadan,gürültüden, kısır çekişmelerden, kamplaşmalardan uzak bir ortamın sağlanması gerekmektedir. Böyle bir ortam da ancak atanmış iyi yöneticilerle sağlanabilir. Bugün uygulanan yasalara göre, üniversitelerimizde iç açıcı bir ortam yoktur.

Özellikle rektör seçimleri; öğretim üyelerini destekleyecekleri adaya göre gruplara bölmekte, çoğu zaman rektörlük seçimi öncesi üniversitelerimizde siyasi partilerin seçim havası yaşanmaktadır. YÖK yasasının acil eylem planı içerisinde tartışıldığı şu günlerde, öncelikle rektör seçimlerine ciddi ve kalıcı bir çözüm getirilmelidir.

Her şeyden önce idareciliğin özendirilmemesi şarttır. Bir üniversitede rektörlük, dekanlık, bölüm başkanlığı yapan kişilerin her zaman alternatifi olduğunu, belli bir sahada araştırma yapan, ders veren hocanın alternatifinin ise kolay kolay bulunamayacağı gerçeğini, her zaman hatırlamak gerekir.

Rektörlerin seçim ile belirlenmesi demokrasinin kesinlikle gereği değildir. Neden hiç kimse, bir şehrin valisinin atanmasında demokrasiyi ön plana çıkarmamaktadır. Neden yalnız rektörlerin seçim ile belirlenmesinde, kişiler demokrasiyi ön plana çıkarırlar? Bunu anlamış değilim.

Rektörler kesinlikle seçimle belirlenmemelidir. Rektör, seçimle atandığı zaman diğer idarecileri atamada iki ayrı yol izlemektedir.

1) Dekanları kendisi belirliyor ve YÖK bunlardan birini atıyor.

2) Fakülte bazında seçimler yapılıyor, en fazla oy alan üç aday YÖK'e bildiriliyor.

Seçimlerin mahzurları

Her iki durumda da ciddi mahzurlar vardır. Birincide, rektör kendine oy veren kesimlerden ve daha önce oy kaygısıyla söz verdiği destekçilerinden atamaları yapıyor. İkinci durumda ise fakülte bazında kulisler yapılıyor, kamplaşmalar oluyor ve en fazla kulis yapan oyları topluyor ve fakültenin başına geçiyor. Seçilmiş rektörlerin önemli bir kısmı, ilk dönemlerinde rahat çalışamıyorlar. Çünkü ikinci seçim için dengeleri muhafaza etmeleri gerekiyor ki bunu da doğal karşılıyorum. Bu kadar özel yetkilerle donatılmış şatafatlı, bütün yetkiyi elinde bulundurduğu bir makamı kim ikinci seçiminde bırakmak ister?

Çözüm: Rektörler atanmalıdır ve yetkileri sınırlandırılmalıdır. Atanmanın ne şekilde yapılacağı tartışmaya her zaman açıktır. Örneğin, çok üst düzeyde, kendini kanıtlamış kişilerden oluşan bir rektör belirleme kurulu, oluşturulabilir. Böyle bir kurulun oluşturulmasında TÜBA üyelerinden muhakkak faydalanılmalıdır. Oluşturulacak bu kurulun yanı sıra, bazı rektör atama kriterlerinin muhakkak getirilmesi şarttır.

Rektör olacak kişilerin çok üst düzeyde olmazsa dahi bilimle haşir neşir olmaları muhakkak aranmalıdır. İyi bilim yapan, iyi rektör olur fikrini kesinlikle savunmak istemiyorum. Ancak, üniversite kaynaklarının dağıtılmasında, iyi bilim insanlarının ön plana çıkarılmasında, kişinin bilimle uğraşmış olması önemli derecede rol oynamaktadır. Rektör atama kurulu tarafından belirlenecek olan adaylar şimdi yapıldığı gibi Cumhurbaşkanına sunulmalı ve nihai atamalar Cumhurbaşkanı tarafından yapılmalıdır. Rektörler kesinlikle siyasiler tarafından atanmamalıdır.

YÖK yasasının yeniden ele alınmasının ve gerekli düzeltmelerin çağa uygun bir şekilde yapılmasının gerekliliğine inanmaktayım. Ancak, ülke, yüksek enflasyon, işsizlik, üretim darboğazı, AB'ye giriş, Irak meselesi, Kıbrıs sorunu v.s. gibi ülkenin geleceğini tehdit eden konularla karşı karşıya iken, acil eylem planı içine YÖK'ün hele hele ÖSYM'nin alınmış olması son derece düşündürücüdür. Hükümet neler yapmak istediğini şeffaf bir şekilde ortaya koymalıdır ve ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yaparak gerekli düzeltmeleri yapmalıdır. Burada Türkiye Bilimler Akademisine önemli görevler düşmektedir. TÜBA'nın kuruluş amaçlarından birisi, bilimsel konularda Hükümete, ilgili kurum ve kuruluşlara danışmanlık yapmaktır. Maalesef Üniversite yasasının değiştirilmesinin gündemde olduğu bir dönemde TÜBA'ya, tüm üniversitelere gönderilen matbu bir yazının gönderilmesi haricinde, siyasiler tarafından bir başvuru yapılmamıştır. Bugün YÖK yasasının acilen değiştirilmesi için fikir yürüten, televizyon programlarında yorum yapan öğretim üyeleri vardır.

Ne hikmetse, bu ülkede aktif bir şekilde bilimle uğraşan ve YÖK'e karşı tavır koyan bilim insanlarının sayısı ne kadar az ise, YÖK'e karşı savaş açmış, bilim fukarası insanların sayısı da o oranda fazladır. Bazı öğretim üyelerimizin neden YÖK'ü eleştirdiklerini anlıyorum. Çünkü son yıllardır yapılan uygulamalarla "ucuz bilim, kolay yükseltme" bu ülkede engellenmeye çalışılmaktadır. Bu da önemli bir kesimi elbette rahatsız etmektedir.

Sonuç: YÖK yasasında bazı değişikliklerin yapılması kaçınılmazdır. Ancak, bunun aceleye getirilmemesi gerekir. Kavgadan uzak, sakin bir ortamda, yetkili kuruluşların fikirlerine başvurularak, üniversiteleri siyasetin içine sürüklemeyecek, bilimsel liyakatın temel unsur olacağı düzeltmeler yapılmalıdır.

Prof. Dr. Metin Balcı

TÜBA Üyesi ODTÜ Öğretim Üyesi

1) Taramada kullanılan ülke ve üniversite adresleri; sitesinde bulunan adresler aracılığı ile yapılmıştır.

2) Bu taramada yalnız bilimsel makaleler taranmıştır. Kongre özetleri, editöre mektup, kitap eleştirisi, düzeltme v.s. tarama dışı bırakılmıştır.

3) (a) Cumhuriyet - Bilim Teknik, 2 Şubat 2002, s. 10. (b) Cumhuriyet - Bilim Teknik, 10 Şubat, 2001, s. 4.




Bilim Teknik 01.04.2006

S on yıllarda doçentlik sınavlarında bazı değişiklikler yapılarak, doçentlik başvuruları için yeni kriterler belirlendi. Bu kriterlere göre; adaylara uluslararası atıf indeksi (SCI-expanded) tarafından taranan dergilerde belli sayılarda yayın yapma zorunluluğu getirildi. Ayrıca, jürilerin oluşturulmasında "uluslararası düzeyde yayın yapan kişilere öncelik verilmesi" ilkesi benimsendi.

Bir diğer kritere göre de doktora hocalarının jürilerde bulunmamasıdır. Bu etik açısından doğrudur.

Diğer bir yenilik ise; bir jüri üyesinin diğer üyeleri bilmemesidir. Jüri üyeleri, aday aracılığı ile diğer üyeleri anında öğrenebildiğinden, bu uygulamanın çok sağlıklı bir uygulama olduğu kanaatini taşımamaktayım. Ayrıca adayın doktora hocası, jüri üyelerini bildiğinden, zaman zaman diğer jüri üylerine ulaşabilmekte ve adayın ne kadar çalışkan, saygılı gibi özelliklerini sıralayabilmektedir.

Eserlerden geçme kriterinde en önemli nokta, adayın doktoradan sonra belli sayıda yayın yapmasıdır. Jüri üyelerinin önemli bir kısmı, eğer yayın sayısı tutuyorsa "aday yayın açısından yeterlidir" diyebilmektedir. Öngörülen makale sayısı, adayın doçentliğe müracaat edebilmesi için gerekli baraj sayısıdır. Burada sayıdan ziyade adayın yapmış olduğu çalışmaların kalitesinin birinci sırada irdelenmesi gerekmektedir.

RAPOR OBJEKTİF OLMALI

Bazı öğretim üyelerimiz, duygusal davranarak objektif rapor yazamamaktadır. Bu nedenle sınav öncesi jüri üyelerinin bir araya gelerek, adayın çalışmalarını tartışıp ve adayın eserleri hakkında ortak bir rapor hazırlamaları en doğru bir işlemdir.

Bilimsel araştırma yapmayanlar doçentlik sınavlarına girmemelidir. Bu ilkenin ciddi bir şekilde uygulanması, üniversitelerimizde araştırma kimliğine sahip öğretim üyeleri ile araştırma yapmayanlar arasında bir farklılığın olduğunu göstermek için atılan ilk adım olacak ve daha sonraki yıllarda da araştırma yapan bilim insanlarının statülerinin, yalnız ders veren hocalardan farklı bir konuma getirilmesine yardımcı olacaktır. Bugünkü uygulamalarda, "sıfır" dış yayını olanlar doçentlik sınavlarına girmektedirler.

Aksayan diğer bir husus, farklı jürilerin oluşturulması ve bunların bazılarının objektif kararlar alamamasıdır (jüri toplanmadığı için). Adayın, "Ben şu jüride olsaydım geçerdim.".... "Şunlar benim jürimde olduğu için şansım yoktu.".. gibi lafları etmemesi gereken bir ortamın yaratılması şarttır. Bugün 3 adet kalitesiz yayınla eserler aşamasında başarılı olanların yanı sıra, kaliteli yayınlar ile eserlerde takılan adaylar vardır.

KALİTESİZ YAYINLAR

Sınavlara müracaat etmek için dallara göre değişen yayın sayısı getirildiğinden, etki değeri düşük, kalitesiz dergilerde yapılan yayın sayılarının arttığını da gözlemekteyiz. İstatistiki değerlendirmeler, Türkiye adresli yayınlarda yılda %20 civarında ciddi bir artış gözlenirken, bunlara yapılan atıflarda aynı oranda artışın görülmemesidir.

Bugün doçentlik sınavlarında uygulanan kriterler, etik dışı davranışları tetikleyen bir durum ortaya çıkarmıştır . Neler yapılabilir? Örneğin, her yıl anabilim dallarında tek bir doçentlik jürisi kurulabilir. Bu jüri bilimde saygınlığı kanıtlanmış 7-8 kişiden oluşabilir. Her yıl jürinin 2 veya 3 elemanı değiştirilebilir. Örneğin, Fizik katıhalden doçentliğe 10 aday müracaat etmiş ise, adayların hepsi aynı jüri tarafından değerlendirilmelidir. Bu uygulama, jüri üyelerine elbette fazla yük getirecektir.

ÖLÇÜ KAFADA VE VİCDANDA

Bu durum, bilimle uğraşan insanlar için angarya olmamalıdır. Üyeler gerekirse 3-4 gün veya bir hafta bir üniversitede veya başka bir yerde bir araya gelmeli, topluca adayların eserlerini değerlendirmeli ve akabinde gerek gördüğü adayları hemen sınava çağırmalıdır. Burada eşitlik ilkesi sağlanmış olur.

Böyle bir durumda, adayların doçentliğe müracaatı için, şu kadar yayın v.s. gibi sayısal koşulların ortadan kaldırılması gerekir. Jüri, adayın doktoradan sonra yapmış olduğu eserleri inceler ve adayın yeterli olup olmadığına karar verir.

Burada ölçü ne olmalıdır? Ölçü o jüriyi oluşturan kişilerin kafasında ve vicdanındadır. Eğer, bilimde Batı standartlarını yakalamak istiyorsak, doçent adaylarının doktora sonrası tek başına veya kendi öğrencileri ile muhakkak yayın yapmaları talep edilmelidir.

Doçentlik sınavları yıllardır Ankara, İstanbul ve İzmir gibi illerde yapılmaktadır. Halbuki, bugün Anadolu üniversitelerinin çoğunda yeterli sayıda öğretim üyesi bulunmaktadır. Doçentlik sınavlarının daha yaygın bir şekilde Anadolu ünivesitelerine kaydırılması şarttır. Bu uygulama, Anadolu üniversitelerini tanımayan hocalarımıza, o üniversiteleri daha yakından tanıma fırsatı sağlar ve bazılarının Anadolu üniversiteleri hakkındaki önyargılarını da bertaraf etmiş olur.

ETİK DIŞI DAVRANIŞLAR

Araştırıcılar, yükseltilmeleri için belli bir sayıda makale yayımlanmaya zorlanırsa, etik dışı davranışların da beraberinde geleceği kaçınılmazdır.

En çok gözlenen etik dışı davranışlar şunlardır.

1. Hak etmeyen kişilerin isimlerinin makalelere yazılması,

2. İki grubun karşılıklı olarak isimlerini makalelere yazması,

3. Yayın dublikasyonu,

4. Masa üstü yayıncılık, verilerle oynama ve benzeri işlemler.

Etik dışı davranışlar, kaygı verici boyutlara ulaşmıştır. Ciddi önlemlerin alınması gerekmektedir. Bunun önüne geçilemediği takdirde, çok daha çarpıcı olaylarla karşılaşmamız kaçınılmazdır. Etik dışı davranışlar bir şekilde dergi editörlerine de ulaşmakta ve Türkiye'nin bilimdeki itibarı şimdiden ciddi bir şekilde zedelenmektedir. Birbirlerine karşılıklı editörleri suçlayan bilim insanlarımız bu ülkeye ciddi zararlar vermektedirler.

ATIFLAR

Bir bilim insanının kalitesini yayımladığı bilimsel makale sayısı ile değerlendirmek doğru değildir. Çünkü makale yayımlamak sahadan sahaya farklıdır. Bir sahada yayın yapmak çok kolay, başka bir sahada zor olabilir. Atıf sayıları kişi hakkında daha doğru bilgiler verebilir. Yalnız atıf sayılarının doğru irdelenmesi gerekir. Tabii ki burada da farklı disiplinlerden olanlar birbirleriyle kıyaslandığı zaman yanlış bilgiler ortaya çıkabilir. Örneğin, biyolojik sahalarda atıf sayıları daha fazladır. Sosyal alanlarda atıf sayıları genelde düşüktür.

Atıf sayılarını değerlendirirken,

1) Kişinin hocası ile yaptığı yayınlara yapılan atıflar

2) Kendi kendine yapılan atıflar

3) Türkiyede yapılan çalışmalara başkaları tarafından yapılan atıflar

4) Kişinin çalıştığı sahada atıfların genel durumu

dikkate alınmalıdır.

Bunlar ayrı ayrı incelendiği zaman, kişinin bilimsel seviyesi değerlendirilebilir. Aksi halde yanlış sonuçlar elde edilir. Son aylarda tartışmaya açılan h-değerleri bunu açık olarak ortaya koymaktadır.

ÖĞRETİM ELEMANLARININ

İSTİHDAMI

Üniversiteler, araştırıcı istihdamında maalesef çoğu kez kendi elemanlarını tercih etmektedirler. Bunun altında yatan bazı nedenler vardır.

1) Kendi elemanını koruma duygusu

2) Hocanın işlerini devam ettirecek güvendiği birisinin yanında devam etmesi

3) Dışa karşı kapalılık

4) Seçimler

Üniversiteler, evrensel, farklı kültürlerden gelen kişilerin bir çatı altında toplandığı ve çeşitliliğin olması gereken yerler olmalıdır. Gelişmiş ülkelerde, mezun olduğu üniversitede kariyer yapana rastlanmaz. Bunu ne kurum, ne de kişinin kendisi ister. Ülkemizde ise olay bunun tam tersidir. Bir kişi doktora yaptığı bir bölümde, kariyerine devam etmemelidir. Bunun bazı sakıncaları vardır.

1) Araştırıcı, doktorasındaki araştırmalara devam eder. Sonuçta bir bölümde benzer konuları araştıran birden fazla hoca çıkar ki buna gerek yoktur. O bölümde monotonluk ve hantallaşma başlar. Yurtdışında kadrolar ilan edilince, aranan kişiden yapması beklenen araştırma sahası da ilan edilir. Bu bölüme bir zenginlik getirir. Böyle bir uygulama henüz kültürümüze girmiş değildir.

2) Hocalar, Türkiyede kendi yetiştirdikleri elemanların kendi bölümlerine atanmaları için her türlü kulis faaliyetlerini yürütürler. Hoca yetiştirdiği elemana bir öğretim üyesi gözüyle bakmaz. Ona her zaman elinin altında, hatta emrinde işlerini yürütecek bir eleman gözü ile bakar. Öğrencisi, bağımsız bir şeyler yapmaya kalkarsa, bu kez ciddi çatışmalar ortaya çıkar.

ÖZGÜN ARAŞTIRMA SAHASI

Gelişmiş ülkelerde, hiçbir eleman, hocası ile müşterek yapmış olduğu çalışmalarla bir derece alamaz. Kariyer yapmak isteyen kişilerin kendilerine özgün bir araştırma sahası yaratmaları gerekir. Bu nasıl olur? Kişi doktoradan sonra başka gruplarda çalışmalar yapar. Farklı konularda çalışan bir kişinin kafasında çoğu kez o konuların sentezinden oluşan yeni fikirler kristallenmeye başlar. Sonuçta kişi kendine özgü bir sahayı yavaş yavaş geliştirir.

Bugün Türk üniversitelerinin karşı karşıya kaldığı en ciddi sorunlardan biri "inbreeding" , kişinin aynı bölümde istihdam edilmesidir. Bunun sonucunda üniversiteler hantallaşmaya başlar. Hantallaşmanın önüne geçmek için yapılacak en önemli işlerden birisi, belli bir süre yurtdışına gitmek için var olan imkânları zorlamak, bunlar yapılamıyorsa, yurt içinde sabbatical yapmaktır.

Yardımcı doçent kadrosuna atanan istisnasız her kişiye yurt dışına gitmesi için bir yıl izin ve bir yıl da maddi destek sağlanmasının bu ülkeye çok fazla getiri sağlayacağına inanmaktayım. Böyle bir uygulama ile kişilerin ufukları açılır, hem de belki gittikleri yerden sağlayacakları imkânlarla ikinci bir yıl daha yurt dışında kalabilirler ve de birçok öğretim üyesi için kâbusa dönüşen yabancı dil sorununu halletmiş olurlar.

Bazı üniversitelerimizde, yaklaşan rektörlük seçimlerinden dolayı, elemanlar kısa sürede Yrd. Doçent kadrolarına atanırlar. Seçim sisteminin Türk üniversitelerine vermiş olduğu en büyük zararlardan birisi de oy için yapılan atamalardır.

ARAŞTIRMA GÖREVLİLERİ

SINAVLARI

Bilimsel olgunluğa toplum olarak ulaşamadığımız için, araştırma görevlilerinin seçiminde her yerde bilimsel kriterlerin aynı ölçüde ön plana çıkarıldığı bir ortamın sağlandığına inanmıyorum.

Her ne kadar merkezi sınavların her alana uygulanmasını tasvip etmeyen bir kişi olsam da, bazı değerlerin oturması açısından, araştırma görevlisi sınavlarının belli bir süre merkezi sınavla yapılmasını önermekteyim . Böyle bir uygulamaya hocaların önemli bir kısmının ilk aşamada karşı çıkacağına inanıyorum.

Uygulanacak bu yöntemle hem kişilerin farklı üniversitelere gitmeleri için bir yol açılmış olacak, hem de mevcutların en iyileri alınmış olacaktır. İlk önce TUS sınavlarına da isyan eden hocalarımız olmuşsa da, geçen zaman içerisinde kimse bu sisteme karşı sesini çıkaramaz olmuştur. Araştırma görevlilerinin de böyle bir sınavla alınması gerekir.

YABANCI DİL

Çağdaş anlamda bilim insanı yetiştirmek istiyorsak, araştırıcıların, çalışmalarını yurtdışında kongrelerde anlatabilecek seviyede bir yabancı dil (tercihen, İngilizce) bilmesi şarttır. Yabancı dil barajının doçentlik öncesine çekilmesi gerekir. Yabancı dil eğitiminin ilk ve orta eğitimde tamamlanması şarttır. Üniversiteler yabancı dil eğitiminin verildiği kurumlar olmamalıdır.

Ayrıca, bir kişiden yükseltilmelerde evrensel ölçülerde bilimsel araştırma yapmış olması isteniyorsa, o kişinin zaten bir dili bilmesi gerekir. Eser kriterlerinin çok iyi uygulandığı bir ortamda yabancı dil sınavına acaba gerek var mı sorusunu da o zaman kendimize sormamız gerekir.

Sonuç olarak, üretken insanların üniversitelere çekilmesi, cazip ve rekabete dayalı bir ortamın yaratılması şarttır. Bunun için de öğretim elemanlarının refah düzeylerinin yükseltilmesi gerekir.

Siyasilerin, üniversiteyi ilgilendiren konuların çözümünde, başvuracakları yerler; YÖK, Üniversiteler, TÜBİTAK ve TÜBA olmalıdır. Bunun yerine son zamanlarda üniversitelerimiz siyasiler tarafından "Üniversitelerimiz ne yapmıştır, ne kadar patent almıştır" gibi sorularla aşağılanmaktadırlar.

Bu soruları soran siyasilere şu cevabımla bu yazıyı noktalamak istiyorum. Bu kadar zor koşullarda görev yapan üniversiteler, hiçbir şey yapmamış, çok fazla patent alamamış olsa dahi en azından bu ülkenin doktorunu, mühendisini, hukukçusunu, ekonomistini, temel bilimcilerini, öğretmenlerini, siyasilerini vs. yetiştirmiştir ve yetiştirmeye devam etmektedir.

Prof. Dr. Metin Balcı

TÜBA Üyesi

ODTÜ-Kimya Böl. Öğretim Üyesi





Bilim Teknik 28.09.2007

Etik dışı davranışlar ve doçentlik sınavı

Doçentlik müracaatı yayın sayısına endekslendiğinden dolayı, adaylarının önemli bir kısmı etki değeri çok düşük dergileri tercih etmekte. Bu dergilerde yayımlanan makalelerin kalitesi tartışılır. Çoğunda ciddi bir hakem araştırması yok. Son yıllarda doçentliğe müracaat eden adayların, etki değeri oldukça düşük olan Asian Journal of Chemistry dergisinde yayın yaptıkları dikkati çekiyor. Bu Hint dergisinde yayın yapmak için, yazarların tümü bu dergiye abone olmak zorunda. Ayrıca yayınlanan her sayfa için de 25 dolar ödemek gerekiyor. 2006 yılında bu dergide yayımlanan makalelerin %20'si Türkiye'dendi, bu sayı her yıl ikiye katlanmakta. Hangi ciddi dergi yayın için yazarların dergiye aboneliği koşulunu öne sürer? Prof. Dr. Metin Balcı,

TÜBA Asli Üyesi, ODTÜ Kimya Bölümü öğretim Üyesi,

Uluslararası dergilerde yayın yapma kültürü üniversitelerimizde seksenli yılların ortalarında başladı ve yayın sayısı her geçen yıl belli bir oranda arttı. Bu artışlarla Türkiye, yayın sıralamasında dünyada 45. sıralardan 19. sıraya yülseldi. Üniversitelerimizin ürettiği bilimsel makale artışını yıllarca büyük bir heyecanla takip ettik. Türkiye'nin dünyadaki konumunu, üniversitelerimizin bulunduğu yeri, bölümleri vs. hep rakamlarla kıyaslamaya çalıştık. Yükseltilmeler, atamalar, üniversitelerimizde belli kıstaslara göre elde edilen rakamlara endekslendi.

İlk zamanlarda, bu yayın sayılarının artışının beraberinde getirdiği sorunlar çok dikkat çekmedi. Üniversitelerimiz bütün kapasitelerini maksimum seviyede kullandı ve son 3 yıldır Türkiye adresli yayın sayılarında artık bir artışın gözlenmediği hatta makale sayısında bir gerilemenin olduğu dikkat çekmektedir (Tablo 1).

Son yıllarda, makale sayılarındaki artışı bir tarafa bırakarak kalitenin artırılması tartışılmaya başlandı. Bu da sağlıklı gelişmenin bir sonucuydu. Ancak, bu makalelerin yayınlanması esnasında başvurulan etik dışı davranışların artması da gözardı edilemezdi. Etik dışı davranışlar, önlenmediği takdirde, Türk Bilim camiasına uzun vadede büyük zararlar verecek ve Türk Bilim insanlarının uluslararası dergilerde makale yayımlamasını daha da zorlaştıracaktır.

6 Eylül 2007 tarihinde yayımlanan Nature (Dünyanın en saygın dergilerinden birisi) dergisinde Türk fizikçileri ile ilgili intihalin dünya kamuoyuna duyurulması Türk bilim camiasını küçük düşüren ve telafisi çok zor bir olaydır.1 Gelişmeleri, yeterli derecede basında yazıldığından dolayı, detaylı olarak açıklamayacağım.

Türk fizikçileri tarafından arXiv dergisinde yayınlanan 67 makale, dergi tarafından geri çekildi. Bu olaydan elbette ki, yazarlar birinci derecede sorumludurlar. 67 makalenin yayımlanması esnasında bu makalelerin hiç birisinin dikkat çekmemesi de tartışılması gereken noktalardan birisidir. Dergi editörlerinin de sorgulanması gerekmektedir. Bunların yanı sıra bu olaya müdahil olan 16 kişinin bulundukları bölümlerin yöneticileri de bu olaydan sorumludurlar. Özellikle yeterlik sınavını henüz vermemiş 2 doktora öğrencisinin 2-3 yıl içerisinde birinin 40 diğerinin 26 yayım yapması ve bu olayın daha önce tesbit edilip ortaya çıkarılmaması da düşündürücüdür.

İNTİHAL OLAYI

Türk bilim camiasını burada kurtaran veya kurtaracak tek müspet gelişme, intihalin bizzat Türk fizikçileri tarafından ortaya çıkarılmış olmasıdır. Nature dergisinde yayınlanan makalede, İtalya'nın Trieste şehrinde bulunan Uluslararası Teorik Fizik Merkezinin Başkanı Prof. Dr. Katepalli Sreenivasan, bazı ülkelerin kültürlerinde bilimsel aşırmaların çok da kötü algılanmadığını ileri sürerek, bu ülkeleri aşağılamaktadır. Halbuki, bu olayın Türk fizikçileri tarafından ortaya çıkarılmış olması, Türkiye'de intihal girişiminde bulunan kişilerin olduğu gibi, benzeri davranışlara şiddetle karşı olan duyarlı bilim insanlarının da var olduğunu göstermektedir. Türkiye'nin şu anda acilen yapması gerekli olan iş, ilgili kurum veya kurumların Nature dergisine cevabi yazı ve yazıları göndermeleri olacaktır.

İntihal olaylarının üzerine giderken, bundan sonra benzeri olayların yaşanmasını engellemek için, kişileri bu yollara sevkeden nedenlerin de araştırılması gerekmektedir. Geçen yıl yayımlamış olduğum bir makalede, 2 Türkiye'de doçentlik sınav sisteminin zamanın koşullarına cevap vermediğini ve acilen revize edilmesi gerektiğini yazmıştım. Bugün uygulanan doçentlik yükseltilme kriterlerinin, bazı kişileri etik dışı davranışlara doğru ittiğine inanmaktayım.

Doçentlik sınavına müracaat etmek için adayların doktora sonrası belli bir sayıda makale yayınlanmaları gerekmektedir. Başlangıçta bu belki çok iyi niyetli düşünülmüştü. Fakat zamanla bunun artık ciddi bir şekilde istismar edildiğini ve kişilerin etki değeri son derece düşük dergilere makalelerini gönderek kritik eşik sayısını aşarak doçent olmak için çaba gösterdikerini ve bazılarının da intihal olaylarına ciddi bir şekilde karıştıklarını izlemekteyiz.

YENİ ÜNİVERSİTE AÇILMASI

Türkiye'de üniversite kapasitelerinin yeterli olmadığı bilinen bir gerçektir. Bu nedenle sürekli olarak ilkokul açar gibi yeni üniversiteler açılmaktadır. Üniversite açılmasında, ilk aşamada ilgili yörelerden gelecek olan oylar dikkate alındığı için, yeterli altyapı oluşturulmadan üniversite açılmasına karar verilmektedir.

İyi yetişmeden akademik ünvanlara sahip olmuş kişilerin bu üniversitelere atanması sonucu bu akademisyenlerin ve bunların yetiştirecekleri elemanların üniversitelerde uzun vadede yapacakları tahribat tahmin edilememektedir.

Kurulan bir üniversitede eğer yeni bir bölüm açılacaksa (Fen, mühendislik v.s gibi dallarda) o bölüm için gerekli minimum altyapı, laboratuvar, teçhizat olmadan o bölümün açılmasına YÖK'ün müsaade etmemesi gerekir. Altyapısı tamamlanmamış bir üniversitenin herhangi bir bölümüne Yrd. Doçent olarak atanan kişiler, kariyerlerinde yükselebilmeleri için, aynı yönetmeliklere tabi olduklarından dolayı, yayın yapmak mecburiyetindedirler. Bu kişilerinden bazıları, çok zor şartlarda görev yaptıklarından dolayı, yayın yapmak için etik dışı davranışlar içerisinde bulunabilirler.

Doçentlik müracaatı yayın sayısına endekslendiğinden dolayı, adaylarının önemli bir kısmı etki değeri çok düşük dergileri tercih etmektedirler. Bu dergilerde yayımlanan makalelerin kalitesi tartışılır. Bu dergilerin çoğunda ciddi bir hakem araştırması yoktur.

Konu ile ilgili olarak, kendi sahamdan iki örnek vermek istiyorum. Diğer sahalarda da benzer durumların olduğundan hiç şüphem yok. Son yıllarda doçentliğe müraccat eden adayların, etki değeri oldukça düşük olan Asian Journal of Chemistry dergisinde yayım yaptıkları dikkati çekmektedir.

Hindistan'da çıkarılan bu dergide yayın yapmak için, yazarların tümünün bu dergiye abone olmaları şarttır (Yıllık abone ücreti kişi başına 150 $'dır). Ayrıca yayınlanan her sayfa için de 25 $ ödemek gerekiyor. 2006 yılında bu dergide yayımlanan makalelerin %20'si Türkiye adresli olmakla beraber bu sayı her yıl ikiye katlanmaktadır (Tablo 2) . Hangi ciddi dergi yayın için yazarların dergiye aboneliği koşulunu öne sürer?

Türkiye adresli yayımların sürekli arttığı bir diğer dergi ise elektronik ortamda yayınlanan Acta Crystallographica Section E dergisidir (Tablo 3). Bazı adayların dosyaları, neredeyse yalnız bu dergide yayımlanan makalelerden oluşmaktadır. Makaleler, kristal yapıda olan bir kimyasal bileşiğin X-ışınları (Röntgen-ışınları) yöntemiyle belirlenmiş olan üç boyutlu yapısını içerir.

X-ışınları analizi ne zaman uygulanır?

1. Eğer bir bileşiğin yapısı tüm spektroskopik yöntemlerin uygulanması sonucunda belirlenemiyorsa ve bileşik tek kristal oluşturabiliyorsa, yapı analizi için başvurulacak son yöntem X-ışınları analizidir.

2. Bir bileşiğin yapısı bilinir. Eğer, bileşiğin atomları arasındaki bağ uzunlukları, bağ açıları, torsiyon açıları, v.s. gibi fiziksel parametrelerine ihtiyaç duyulursa X-ışınları analizi yapılır ve elde edilen bu parametrelerden yeni teoriler üretilir.

Türkiye'de bulunan 5 adet tek kristal X-ışını cihazı (Hacettepe, Samsun, Kırıkkale, İstanbul ve Erzurum) genelde fizikçiler tarafından çalıştırılmakta ve kimyacıların sentezlediği bileşikler analiz edilmektedir. Bu cihazlarla analiz edilen bileşiklerin %90'nı (belki daha fazlası) yukarıda bahsettiğim 2 kritere de uymamaktadır.

Genel olarak yapıları daha önce başka dergilerde yayımlanmış bileşiklerin 3 boyutlu yapı analizleri elde edilmekte ve yayına sunulmaktadır. Bir bileşiğin analizi ve yayına hazırlanması yaklaşık olarak (iyi bir kristal varsa) 2 günde tamamlanabilmektedir. Istanbul Üniversitesi böyle bir analizi 730 YTL karşılığında rutin olarak zaten yapmaktadır.

Burada yapılan analizlerin çoğunda asıl amaç, bilimsel araştırmadan ziyade yayın üretmek ve dosyaya koymaktır. Yapılan bu çalışmaların çoğunun bilime hiç bir katkısı yoktur. Eğer yeni bir bileşiğin yapısı analiz edilir ve sonuçlar da bileşiğin kimyası ile birlikte bir kimya dergisinde yayınlanırsa bu çalışmalar elbette önemlidir. Ülkemizde maalesef bazı kişiler, bilim taşeronları, üniversitelerden analizi yapılacak bileşikleri temin etmekte ve onları analizin yapılacağı yerlere ulaştırmaktadırlar. Böylece taşeron görevi yapanların da isimleri yayına girmektedir. Bu nedenle, iki günde tamamlanan bir çalışmada yazar sayısı 10'a kadar çıkmaktadır.

Benzer konumda olan dergi sayısını daha da artırmak mümkündür. Yayın sayısını belli bir düzeye getirmek için bu ve benzeri davranış içerisine olanların başvurdukları yöntem de etik kuralları ile bağdaşmamaktadır. Bu tür makalelerden oluşan dosyalar hocalarımız tarafından incelendiği zaman, bazı hocalar bu makaleleri dikkate almakta ve bu dosyaları geri çevirme cesaretini maalesef gösterememektedirler.

YAPILMASI GEREKENLER

Türkiye'de etik kurallarının benimsenmesi ve adayların doçentlik sınavlarında daha objektif değerlendirilebilmesi için doçentlik yükseltilmelerinde aşağıdaki hususların ciddi bir şekilde dikkate alınması gerekmektedir.

1. Belli kriterleri sağlamayan profesörler doçentlik jürilerine alınmamalı

2. Her anabilim dalında geniş tabanlı (7-8 kişi) tek bir jürinin oluşturulmalı ve

her 2 yılda 1-2 üye değiştirilmeli

3. Jüri belli bir yerde gerekirse 1 hafta boyunca toplanmalı

4. Eserler hakkında karar jüri tarafından ortak verilmeli

5. Müracaat için şu kadar yayın v.s. gibi rakamların kaldırılmalı

6. Doktora sonrası bağımsız özgün yayın (kişinin öğrencisi ile olabilir) aranmalı, öğrenci yetiştirmeli, ders vermeli

7. Kriterler, kendini kanıtlamış kişilerden oluşan jüri üyelerinin kafasında ve vicdanındadır.

8. Aday eser aşamasında başarısız olursa, jüri kendisine neler yapması gerektiğini söyler ve böylece aday her altı ayda tekrar tekrar müracaat etmez.

Bu kriterle uygulandığı zaman belki kişiler etik dışı davranışlardan biraz daha uzak durmaya çalışacaklardır.

Kaynaklar

1. Geoff Brumfiel, Turkish physicists face accusations of plagiarism Nature 449, 8, 2007

2. Metin Balcı, Akademik Yükseltilmeler ve Atamalar, Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 1 Nisan 2006



Bilim Teknik 16.04.2005

Gündem

Sorun Özgünlük'te

Basında bir süredir, Başbakanlık Müsteşarı Prof. Ömer Dinçer 'in "İşletme Yönetimi" isimli kitabında, Prof. Tamer Koçel 'in "İşletme Yöneticiliği" kitabından bol miktarda alıntı yaptığı halde, bunların bir kısmına referans vermediğine ilişkin belgeler ortaya döküldü. Üniversite etik kurullarının intihalle ilgili YÖK'e bildirimlerinin olduğu anlaşıldı. Gazetemiz Ankara bürosundan Fırat Kozok arkadaşımızın haberine göre (6 Nisan), Dinçer ve Fidan, Koçel'in kitabının 40 sayfasından alıntı yapmış ve bunları kendi kitaplarının 23 sayfasında kullanmışlar. Bazılarına gönderme var, bazılarına yok.

Ömer Dinçer "intihal yoktur" diyor ve kitabında Koçel'e atıfta bulunulmasını, ihtihal niyeti olmadığına kanıt olarak gösteriyor.

Mantık yanlış. İntihal, zaten, atıfta bulunulmamış aktarmalara deniyor. Bulunduklarınızın, bulunmadıklarınızı mazur göstereceği konusunda, bilim etiğinin tartışıldığı ve kararlara bağlandığı bir ülke, bir ilke var mı, varsa nerede var? Ama, Dinçer'inki bir ilk öneri olarak kabul edilebilir ve etik komiteler bunu tartışabilirler!

Çok sayıda alıntının kaynağının belirtilmemiş olması, bir iyi niyet sayılır mı? Yani şöyle mi demek istiyorlar: "İşte kitaba bir kaç gönderme yaptık, yetmiyor mu?" (Buna da şükür mü dense acaba?) Tam tersine, bazı alıntıların kaynağını belirtip bazılarını belirtmemek, bir kötü niyet bile sayılabilir. 40 yerden alıntının tümüne kaynak vermek, belki de bazılarında doğabilecek, "O kadar çok alıntı yapmışlar ki, acaba bu kitabı niye yazdılar?!) biçimindeki düşünceleri önlemek amacını da taşıyabilir..

İntihal'in Ömer Dinçer de farkında ki, Prof. Koçer kendisini arayıp durumu bildirdiğinde " başımdan kaynar sular döküldü sanki" diye duygularını belirtiyor ve hemen kitabı piyasadan toplattırdığını dile getiriyor..

İntihal yoksa neden kaynar sular dökülsün ve neden kitap piyasadan toplatılsın? Ayrıca intihal olup olmadığına karar verecek olan intihal zannı altında olanlar değil, bilimsel kamuoyu ve etik kurullardır.. Nitekim buradan çıkan sonuç da, intihale işaret etmektedir!

***

Dergimiz, İÜ eski Rektörü Sayın Alemdaroğlu 'nun da karıştığı intihal kitap olayını kamuya ilk açıklayan yayın organıdır. Zamanla anlaşılmıştır ki, aslında Alemdaroğlu'nun isminden başka kitapla ilişkisi yoktur. İsmini de yard. doç. ve doçentlere kıyak olsun diye koydurttuğu anlaşılmaktadır.

Cumhuriyet'teki köşemde yazdım. Sanırım Dinçer de Alemdaroğlu'na benzer bir durumdadır. Ya, İşletme Yönetimi kitabının yazılmasında hiç bir "dahli" yoktur, isminin konmasından başka... ya da intihallerin yaygın olduğu bölümler kendisine ait değildir.. Tabii bu iyi niyetli bir yaklaşımdır.. Ve, "duyduğumda başımdan kaynar sular döküldü" gibi, samimi görülebilecek ifadesine dayanıyor.

Tabii, kapakta ismi varolduğuna göre, böyle iyi niyetli yoruma ne gerek var, da denebilir. Var, çünkü, eğer bu yorum doğruysa, Alemdaroğlu olayında da gördüğümüz gibi, ülkemizde yaygın çarpık "bilim" faaliyetinin, "kitap" ve "makale"ve yayıncılığının deşifre edilmesini sağlayacaktır. (Bilinen bir olay!)

Ve bir ders çıkartılacaktır: Katkın olmadığın, içinde bulunmadığın, kontrol de edemediğin bir "yazım işine" bulaşma! Ortak olma! Başın belaya girer! Böylece belki alttan "hızlı, kolay ve emeksiz yükselme" meraklıları kendi başlarına bırakılır ve bilimsel faaliyetlerinin "yukarıdakiler" tarafından ciddi olarak kontrol edilme dönemi başlar! Bu nedenle Alemdaroğlu ve Dinçer olaylarını, bin nasihate bedel musibetler olarak görebiliriz.. (İnşallah!) Ayrıca, demek ki üniversitelerin etik kurullarının istenirse düzgün bir şekilde işletilebildiği de anlaşılmıştır. İntihal ve ona benzer onlarca bilimsel saptırmacılığın önünü alacak ve ülkemizde bilimin yükselmesine katkıda bulunacak olan, üniversitelerimizin etik kurullarının tavizsiz çalıştırılmasıdır..

Tabii, intihallerin söylenen yaygınlığının kaynaklandığı esas mesele ise, özgünlük yoksunluğudur.. Çok mu abarttım? O halde: Özgünlüğün en alt düzeylerde seyretmesidir! Özgün bilimsel çalışmaya hasret yerlerde bilim ahlakının ve etiğinin de zayıf olmasını normal karşılamak gerekmez mi?

Gelecek Cumartesi yeniden buluşmak umuduyla..

obursali@cumhuriyet.com.tr

CBT İnternet adresi: www.cumhuriyet.com.tr






Cumhuriyet 13.09.2003

Yüksek Öğretim Yasa Taslağı ve aşırmalar

Hükümetin kısa zamanda yürürlülüğe koymaya niyetli göründüğü Yüksek Öğretim Yasa taslağı birçok nedenle ve çoğu da haklı eleştiri alıyor. Ancak izleyebildiğim kadarıyla söz konusu taslağın aşırmalarla ilgili öngördüğü düzenlemeye bugüne kadar bir yorum getirilmedi.

"Hayır, aşırmak ne vatana ihanet ne de seri halinde cinayettir. Ancak bir aldatma ve kandırma örneği olması nedeniyle önemli bir suçtur. Aynı suç telif hakkı ve patenti ilgilendirdiğinde ise ceza yaptırımı gerektirir. Aşırmacı hava basmak yolunda bir centilmenin gözünden gözlüğünü aşırıp, yol kesen bir eşkiyaya benzer. Aşırma kandırmaca, şeytanilik ve olmadığı gibi görünme çabasının bir alaşımıdır. Aşırmakta bir göz boyama ve onursuzluk kokusu vardır. Bu nedenle de aşırmak sadece aşırıcının karakterindeki zayıflığı göstermekle kalmaz. Aşırmak aynı zamanda aşırmaya kültüründe yer verip onun yeşermesine neden olan ülkenin genel karakterinin de bir aynasıdır ve o ülkenin eğitim sistemi, okur yazarları ve hatta o ülkenin tüm insanlarının eleştirisel ve yaratıcı yetenekeleri hakkında kitaplar dolusu bilgi verir."

Thomas Pappas, Plagiarism and the Culture War, 1998

Hasan Yazıcı*

Taslak bilim ahlakı konusunda, ilk bakışta, oldukça hassas. Örneğin daha hemen girişte, yasayla ilgili kavram tanımları arasında (Madde 3) bilimsel özgürlük "Öğretim elemanlarının her türlü bilimsel çalışmalarını; uluslararası standartlar ve bilimsel ahlâk kurallarını göz ardı etmemeleri koşuluyla, herhangi bir baskı olmaksızın yapabilmeleri ve düşüncelerini serbestçe açıklayabilmeleri" diye tanımlanıyor. Madde 9 'da ise " Öğretim elemanlarının uymaları gereken etik kuralları belirlemek ve bu kurallara uygun davranıp davranmadıklarını değerlendirmek üzere Üniversitelerarası Kurul tarafından Bilim Etik Kurulu oluşturulur." denmiş.

Güncel uygulamada da böyle bir kurul var, ancak yürürlükteki Yüksek Öğretim yasasında (2547) yer almıyor. Sadece Eylül 2000'de Doçentlik Sınav Yönetmeliğinde bir değişiklikle Üniversitelerarası Kurul bünyesinde böyle bir kurul, Etik Komisyonu olarak şöyle bir görevle kurulmuş: "Bu komisyonun görevi, Doçentlik Sınav Komisyonu tarafından kendilerine iletilen 'eserlerde sahtecilik' yapıldığı iddiasını inceleyip, konuyla ilgili görüş ve önerilerini Üniversitelerarası Kurul'a sunmaktır." Demek daha üst kademik ünvanlara sahiplerin yaptığı aşırmalar güncel Etik Komisyonu'muzun görev alanı dışında kalıyor.

Gücü gücü yetene

Anımsanacaktır ben bu komisyonun görevleri arasında salt doçentliğe yükseltmekle ilgili aşırmaların olmasını yermiş, ülkemizde bilim ahlakını yerleştirmek istiyorsak eas ve öncelikle daha üst kademe bilim isanlarımızın yaptığı aşırmaların üzerine gidilmesi gerektiğini savunmuştım (Milliyet gazetesi, 15/10/2000). Diğer bir deyişle "gücü gücü yetene" temelli bir yaklaşımın ülkemin bilim ahlakına büyük zarar vereceği kanısındaydım. Bu görüşlerimle ilgili, "Doğramacı ­ Spock'tan aşırdı" dedim diye aleyhime açılan dava hâlâ devam ediyor.

Demek ki halen "yönetmeliğe bağlı bir komisyon" hukuki statüsünde olan Bilim Etik Komisyonu önümüzdeki taslakla yasaya bağlı bir "kurul" haline dönüşüyor ve yine taslağın lafzına göre görev alanı bilim ahlakının sadece bir bölümünü oluşturan araştırmalarla sınırlı değil. Ayrıca taslakta önerilen kurulun etki alanının salt doçentliğe yükseltmelerle sınırlı olacak diye de bir düzenleme yok.

İki olumlu, üç olumsuz madde

Yasa yapıcının bu kuşkusuz olumlu ahlak telaşı bununla da bitmiyor. Taslakta gerçekten olumlu ve bence üniversite özerkliğinin yapıtaşları niteliğinde iki madde var. Madde 32 akademik ünvanları korurken aşırma suçu dışında bu ünvanların geri alınamıyacağını söylüyor: "Öğretim elemanları, Bilim Etik Kurulunca esere temel ve karakteristik özelliğini kazandıran hususlara ilişkin olarak yazara ait olmadığı sonucunu doğuracak ve eserin orijinal niteliğini kaybettirecek derecede olduğuna karar verilen ağır intihal hâlleri dışında, kazanmış oldukları akademik unvanlardan yoksun bırakılamazlar. Madde 66' da ise C (Genel esaslar): "Öğretim elemanları, etik ilkeler çerçevesinde yapmış oldukları bilimsel çalışmalarından ve akademik nitelikteki yazılı, sözlü veya başka her türlü vasıtalarla yaptıkları açıklamalarından dolayı disiplin soruşturmasına tâbi tutulamazlar." deniyor.

Taslakta aşırmalar ile ilgili yukarıda sıraladığım olumlu düzenlemeler yanında üç tane de çok olumsuz düzenleme var. Heşeyden önce taslakta israrla onyıllardır Türkçemize girmiş, Türk Dili Kurumu Sözlüğü başta olmak üzere diğer belli başlı sözlüklerde yer alan aşırma sözcüğü denmeyip anlaşılmaz bir ısrarla sözcüğün Osmanlıca karşılığı olan intihal kullanılıyor. Anlaşılır gibi değil.

Örneğin dışkıyı mevadd-ı gaita diye adlandırmak tanımlanan nesnenin niteliği hakkında fikir sahibi olmayanı geçici bir zaman için kandırabilir ama böyle deyiş bahsedilenin ne menem bir şey olduğu gerçeğini doğal olarak değiştirmez.

Bundan da öte Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2/2/2000 tarih ve 2000/53 sayılı kararı aynen şöyle der: "Yerleşmiş yayın kurallarına ve hukuksal düzenlemelere göre, başkasının yayınından yapılan alıntıların kaynağının belirtilmesi, yayın ilkelerinin bir gereğidir. Davacıların bu geleneğe uymadıkları açıktır. Sabit olan bu olgu karşısında gazete başlığında bilim hırsızlığı tanımlaması yapılmasında saldırı yoktur."

Yargıtay: Bilim hırsızlığı

Konuyla ilgilenenler anımsayacaklar. Bir orta Anadolu üniversitemizden bir grup öğretim üyesi bundan bir süre evvel kapsamlı bir bilimsel aşırma yapmış; aşırma yaptıkları, aşırmanın yer aldığı bilimsel dergi tarafından anlaşılmış ve uluslararası platformda kınanmıştı. İşte bu aşırmayı yapanlar konuyu "bilim hırsızlığı" diye haber yapan bir gazete aleyhine manevi tazminat davası açıyorlar ve yerel mahkeme de bu davada davacılar, yani aşırmayı yapanlar lehine karar veriyor.

Yukarıda gönderme yaptığım Yargıtay kararı ise işte bu yerel mahkeme kararını bozuyor ve özetle kanıtlanmış bilim hırsızlığına bilim hırsızlığı demenin kişilik hakkına bir saldırı olamayacağı kesin kararını veriyor.(**) Özetle aşırma ne kelime, ortada kesinleşmiş göndermesiz bir alıntı varsa, Yargıtay' a göre aşırmaya bilim hırsızlığı da denilebilir.

Yasa yapıcıdan dileğim yasa son şeklini alırken artık geçmişe ait bir sözcük olan "intihal" in yapmacık kibarlığının arkasında gizlenmekten vazgeçip bu sözcüğü uyan eyleme, dürüstçe aşırma denmesi.

Taslakta aşırmalarla ilgili ve ülkemiz bilim ahlakına çok kötü etki edeceğinden büyük endişe duyduğum ikinci olumsuz öge ise taslağın adeta "önemli aşırma" diye bir kavram getirme çabası içinde olması. Yukarıda diğer yönleriyle olumlu diye nitelediğim Madde 32: " .... esere temel ve karakteristik özelliğini kazandıran hususlara ilişkin olarak yazara ait olmadığı sonucunu doğuracak ve eserin orijinal niteliğini kaybettirecek derecede olduğuna karar verilen ağır intihal hâlleri dışında...." demiş. Demek ancak "ağır" intihalller (=aşırmalar) taslağa göre suç oluşturuyor.

Yanlış ve tehlikeli

Benzer sorun Madde 66 B5 'te de var." Bir başkasının bilimsel eserinin veya çalışmasının tümünü ya da temel-karakteristik özelliğini belirten kısmını kaynak belirtmeden kendi eseri gibi göstermek" deniyor. Burada da aşırmanın suç olması için aşırılan bölümün "temel-karakteristik kısım" olması gerek. Çok yanlış ve tehlikeli. Diyelim birisi bir başkasının bilimsel makalesinin sonuçlar kısmını aşırmadı da sadece yorum kısmından göndermesiz alıntı yaptı. Şimdi bu yapılan bir aşırma değil mi?

Kaynak vermeden yapılan bir alıntının aşırma sayılması için eserin tümünün aşırılması gerekmez (Ü. Tekinalp, Fikri Mülkiyet Hukuku, 2. Baskı, 2002, Beta BYD A.Ş. s: 137). Yürürlükte olan Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği'nin değişik 11. maddesinin a)3.paragrafında da aşırma "Bir başkasının bilimsel eserinin veya çlaışmasının tümünü veya bir kısmını kaynak belirtmeden kendi eseri diye göstermek" diye tanımlanır.

Temel boşluk

Kanımca temel boşluk aşırmanın tanımında olmayıp, sorun aşırmanın yaptırımlarıyla ilgilidir. Güncel uygulamadaki tüm aşıranlar üniversite öğretim üyeliğinden çıkarılır hükmü çok ağır olup bu cezanın ağırlığı yüzünden aşırmaların büyük bir kısmı su yüzüne çıkmamakta. Nasıl toplumumuzda "vergi kaçırmak" henüz çok da ayıp bir şey sayılmıyorsa, "aşırmak" da pek ayıp değil ve o nedenle de olabildiğince yaygın. Ayrıca bir doçent adayının aşırarak tezine koyduğu bir kaç paragraf doğal olarak o tezin reddine neden olmalı ancak anlı şanlı profesörlerin aşırmalarının büyük bir gayret, baskı ve hatta kişisel deneyimlerim ve yukarıda gönderme yaptığım Yargıtay Kararı ile ilgili davada olduğu üzere adalet mekanizması kullanılarak ört bas edilmeye çalışıldığı bir ortamda, söz konusu doçent adayının birinci seferde üniversiteden atılmasına neden olmamalıdır. Birçok kez yazdığım ve söylediğim gibi aşırmalarla mücadelede ilk aşama toplum ve özellikle bilim çevreleri olarak aşırmanın "ayıp" olduğunda karar kılmamız.

Yaptırımlar bakımından diğer bir önerim ise, aşırması ilk kez yakalananlar için önemli ve kamu yararına olacağından kuşku duymadığım bir yaptırımın açık bir "özür dileme" olması.

Taslakta aşırmalar yönünden, şimdiki uygulamada da olan,bir önemli eksik/yanlış daha var; öğrencilerin yapabilecekleri aşırmalarla ilgili hiç bir yaptırım yok. Halbuki Internet'te bir tarayın, uygar ülke okul ve ünivesitelerinde esas aşırma ile savaş öğrencilerin ödevlerinde yaptıkları aşırmalarla ilgilidir. Anlaşılan toplumumuzda daha ilk okuldan egemen "aç ansiklopediyi, yaz görevi" yaygın görüşü aşırmanın öğrencilerimiz yaptığında da, aynen kopya çekmek gibi, çok yanlış ve ayıp bir şey olabileceği düşüncesini henüz bizlerde uyandırmamış. Hani diyorum büyük bir olasılıkla deminden beri irdelediğimiz "erişkin" aşırmalarının temel nedeni de bu.

Özetle eldeki taslak ilk bakışta öncelikle aşırmalar bağlamında bilim ahlakına çok önem verir gibi görünüyor. Biraz daha yakından incelendiğinde ise bu böyle değil. Taslak bu şekliyle geçerlilik kazanırsa özellikle aşırma tanımını sulandırması bakımından şimdiki uygulamayı bile aratabilir.

* Profesör, İstanbul Üniversitesi

** İlginçtir bir zamanlar başkanı olduğum TÜBA Bİlim Ahlakı Komitesi de söz konusu aşırmayı Doğramacı-Spock ve Teknik Üniversite'den iki aşırmayla birlikte kınama kararı almış, bu kararın aşıranların çalıştıkları kurumlara bildirilmesi önce TÜBA Konsey'inde kabul edilmiş ancak günün TÜBA Konsey'i çok talihsiz bir şekilde daha sonra bu kınama kararından caymıştı. Ancak burada altı çizilmesi gereken aşırmaların gerçekliğinin hiçbir şekilde, en az TÜBA Konsey'i tarafından, sorgulanmamasıydı.




Cumhuriyet 01.02.2003

Gelişmeyen bilim ortamında artan bilimsel yayın sayısı

Ülkemizde yapılan araştırmaların önemli bir bölümünün 'cılk yumurta üstünde kuluçkaya yatmak' kabilinden olduğu kolaylıkla görülür

2003 yılının ilk güzel haberi TÜBİTAK'tan geliyor. Türkiye'nin dünyada bilimsel yayınlar sıralamasında 2001 yılında 25. sırada bulunurken (Atamer ve ark, 2003, CBT sayı 823) TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Namık Kemal PAK'ın basına yansıyan demeçleri ile 2002 yılında 9303 yayın ile 80 ülke arasında 22 sıraya düşerek büyük bir sıçrama ile dünyadaki bilimsel yayın sayısının yüzde 0.86'sını gerçekleştirmektedir.

Bunların hepsi gurur verici ve devamını dilemek ile birlikte nüfusumuz ve büyüklüğümüz oranında daha çok üretmiş olmamız gerekir. Yaklaşık 10 bin profesör, 6 bin doçent ve 12 bin dolayındaki yardımcı doçent ve yaklaşık 30 binin üzerinde yardımcı eleman ve diğer araştırma kurumlarındaki araştırıcıları dikkate aldığımızda tabii bu sayı yetersizdir, fakat yine de ülkemizin izlediği trend içerisinde geldiğimiz yer küçümsenemez.

Olaya diğer taraftan baktığımız zaman, üzerinde yaşadığımız evrende bugün ileri olarak tanımlanan ülkelerin tamamına yakını ülkemizin batısındadır; bu ülkelerin gelişmişlikleri ,sahip oldukları bilimsel beyin gücünün üretime dönüşmesi ile ifade edilmektedir. Bu ülkelerde üretilen bilimsel makale sayısı nitelik ve nicelik olarak ürettiklerimizi katlamaktandır. Sayısal olarak aştığımızı düşündüğümüz ülkelerin birim nüfus başına bilim adamı ile karşılaştırdığımız zaman, ürettiğimiz makale sayısı oranının dünyadaki yerinin daha da gerisine düşecektir. Bilim adamı sayısı başına üretilen makale sayısına baktığımız zaman, ülkemizde hiçbir üniversite >1 sayısını aşmadı. Çoğunlukla 0.10-0.19 makale/bilim adamı arasında değişmektedir.

Halbuki batı toplumlarında bu sayı her zaman 1-2 arasındadır. Bu, işin niceliksel tarafı. İşin niteliksel tarafı ise daha önemli; bu konuda daha önce yazdığım (www.Üniversite ve Toplum, Haziran 2002 sayısı) bilimsel makale sayıları konulu yazımda ülkemizde makale yazmanın nedenlerini açıklamıştım. İstisnalar hariç, bilimsel makalelerin bugün ağırlıklı olarak temelde bilim yapmak için değil daha çok akademik yükselme kaygısına yönelik olduğu görülmektedir (Bursalı 2003, CBT sayı 825).

Artışta ana etken

YÖK'ün son yıllarda zorunluluk durumuna getirdiği akademik yükselmelerdeki SCI dergilerindeki yayın sayısı belirleyici olmuştur. Bu durumu tespit etmek son derece kolay. Atamer ve arkadaşlarının düzenledikleri tablolarda, gelişmiş Ankara, İstanbul ve İzmir üniversitelerinde yayın sayılarında küçük bir artış olurken veya durumu korurken, özellikle taşra üniversitelerinde birden artan birkaç kat makale sayısı akademik kaygının en güzel örneğini sergilemektedir.

Büyük üniversitelerde akademik kadroların durağan duruma gelmesine karşın, taşra üniversitelerinin büyümesi ve açık bulunan kadro ilanlarına yapılan başvurular bunun birinci nedeni olsa gerektir. Özellikle de taşra üniversitelerinde öğretim elemanı açığının kapatılması biraz duygusallık, biraz yasal boşluk, biraz da kafadarlıktan kaynaklanan durumlardan dolayı, bir çok yönden bilim adamı niteliği taşımayan kişiler akademik yükselme süreçlerini tamamlamışlardır.

Ülkemizde suni olduğuna inandığım yayın artışı bilim yapmak için yapılıyor olsaydı, yani sorun çözmeye yönelik olmuş olsaydı, bugün durumun tam tersi olması gerekirdi. 1990 yılında ülkemizdeki bilimsel makale sayısındaki artış ile ülkemizin gelişmişliği ve refahtan yararlanma oranı arasında negatif bir ilişki olduğu açık. Aşağıdaki çizelge herhalde durumu özetlemektedir.

Yaşam kalitesinde düşüş

Artan dış ve iç borçlar, içinden çıkılmaz ekonomik ve sosyal sorunlar her gün artmakta ve sorunlar çözülmek bir yana yıldan yıla katlanarak artmaktadır. Ülkemiz, "yaşam kalitesi" sıralamasında 86. basamağa düştü. Dünya çapındaki yaklaşık 8 bin patent buluştan hiçbir tanesi ülkemiz adına dünyaya kazandırmamıştır.

DİE-DPT verilerine göre kişi başına Gayri safi milli Hasıla(GSMH) Amerikan USD Dolar bazındaki değişimi ile kişi başına alım gücü yine dolar olarak değişimi ile yayın sıralamasındaki yerimiz arasında negatif bir ilişki bulunmaktadır. Son birkaç yıldır ülkenin büyüme hızı da negatif düzeyde gerçekleşmektedir.

Üniversitelerdeki iyi bilim adamlarının aldıkları düşük maaş, ülke içindeki bilimsel dinamiklerin zayıflamasına neden oldu. TÜBİTAK 2002 Bilim, Hizmet ve Teşvik Ödülleri törenine katılan Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Nejdet Sezer, ekonomik ve sosyal alanlarda yeniden yapılanma sürecindeki Türkiye'yi geleceğe taşıyacak bilimsel birikim ve nitelikli insan gücünün mevcut olduğunu ifade etmektedir. Özellikle son günlerdeki YÖK-hükümet atışmasında maalesef yukarıda sıralanan özgür ve özerk üniversite, nitelikli bilim adamı yetiştirme, araştırma olanaklarının artırılması konuları tartışmanın dışında tutulmuştur.

Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Nejdet Sezer'in, Türkiye'yi geleceğe taşıyacak bilimsel birikim ve nitelikli insan gücünün mevcut olduğu ifadesi kanımca da doğrudur.

Türkçe karşılığı "yenileme" olan İnnovasyon, bilim ve teknolojinin ekonomik ve toplumsal yarar sağlayacak şekilde yenilenmesi anlamına gelen teknoloji dönüşümü neredeyse hiç oluşmuyor. Dolayısıyla gelişmiş ülkelerde araştırma doğrudan yaşamın içinde olması nedeniyle sonuçları doğrudan toplumun refah düzeyine yansımaktadır. Fakat bizim gibi ülkelerde sürekli yurtdışı yayın yapılması teşvik edilmektedir.

Fakat ne için yayın?

Bilemiyorum her bir yurtdışı yayın kaç bin dolara mal oluyor ve bunun ne kadarı geri dönüyor? Her bilim adamı başına ne kadar araştırma olanağı sağlanmaktadır konusunun araştırılmasında büyük yarar var.

Araştırmalarla ilgili bir diğer konu da neyin "araştırmaya değer" olduğuna isabetli bir şekilde karar verilmesidir. Bu açıdan bakınca ülkemizde yapılan araştırmaların önemli bir bölümünün "cılk yumurta üstünde kuluçkaya yatmak" kabilinden olduğu kolaylıkla görülür. Bu da ülke kaynaklarının heba olması anlamına gelmektedir.

Düzenli olarak yayın yapan ve 2002 yılında birinci isim olarak 3 yayın yapmış bir araştırıcı olarak, başta kendimi ve yaptığım yayınları sorgulamaktayım. Bu durumun mutlaka hükümet, YÖK, TÜBİTAK, TÜBA, Üniversiteler ve diğer Araştırma Kurumları tarafından beyin fırtınası ile analiz edilmesi ve sorun çözmeye dayalı araştırma ve sonuçlarının yayınlanması konusundaki aksaklıkların mutlaka giderilmesi gerekir.

Prof. Dr. İbrahim Ortaş

Çukurova Üniversitesi

asportas@mail.cu.edu.tr







Cumhuriyet Bilim Teknik 1999

Bilimsel hırsızlık

veya intihar

Prof. Dr. Kemal Önen

Bilimsel ve/veya düşünsel yapıtların, çalışmaların ve çabaların yazar (yazarlar) ve kaynakları gösterilmeksizin, kişi veya kişilerce, adeta kendi ürünleri imişçesine, takdimi, yayımlanması, öteden beri dilimizde "intihal" deyimi ile ifade edilir. Bunun; haksız, yakışıksız, ayrıca moral değerler bakımından da bir "zafiyet" olduğu ve yapanın onurunu zedeleyeceği açıktır. "İntihal" olayını, toplumda kullanılageldiği şekilde, "hırsızlık" veya "yağmacılık" deyimleri ile belirlemekte, acaba maksadı aşan bir taraf yok mu?

Lügatte ve hukukta; intihal, hırsızlık ve de yağmacılık deyimleri eşanlamlı değildir. İntihal; başkasının yapıtının muhtevasını haksız şekilde kendine mal etme, ona sahiplenme demektir. Asla savunulmayacak ve de kınanacak bir yaklaşımdır. Hele bunu "kamuya hizmet yorumu ile aklamaya veya mazur göstermeye çalışmak, intihali yapmak kadar yakışıksızdır."

Sevgili Hasan Yazıcı'nın "yağmacılık" deyimi; dürüst ve titiz bir bilimcinin haklı infialinin yansıması olarak anlayışla karşılansa da intihali, sanıyorum ki tam olarak ifade edemiyor. (1) İster yağmacılık, ister hırsızlık ve isterse, intihal deyin yapılan; "Bilimsel ve ahlaki değerlerde" bir zaaf ve yetersizlik belirtisidir ve bu tür girişimlerin temizlenmesi için gerekli moral ve bir ölçüde idari düzenlemelere gereksinim olduğu açıktır. Temizlenmesi, zira intihal, bilimsel ortamı kirletici bir şeydir. Hele, Yazıcı'nın yazdığına göre, bu tür girişimlerin sahipleri ödül üzerine ödül alabiliyorlarsa ciddi bir bozulma veya kirlenme var demektir.

İntihali sıkılmadan yapanlar, gerçek bilim ve düşün çevrelerini kandıramazlar ve sadece konunun cahillerini aldatır ve uyutabilirler.

Aslında bilimsel ve düşünsel yapıtlar (küçük-büyük) yılların, devirlerin ve de kuşakların çabalarının birikimi ve ürünleridir. Tümü ile veya muhtevalarının, çoğu ile esasen belli kişi veya kişilere de mal edilemez. İntihal'e yönelenler bu açık gerçeği nasıl göremeden kolayca sahiplenmeye yeltenirler? Asıl sorun budur ve bu ise bir görgü, bilim tradisyonu ve metodolojisi eğitimi yetersizliğidir.

Ülkemizin bilimde Batı ülkeleri ölçü ve düzeyinde üretim aşamasında olmadığı açıktır. Bilimi yerleştirmek ve üretmekte; Transfer aşaması kaçınılmaz bir husustur. Bu Batı'da böyle olmuştur ve hâlâ da bir ölçüde olmaktadır. Dolayısıyla bilimcilerin, başkalarının yapıtlarını, bilim camia ve atmosferine, anlayarak, doğru ve eksiksiz şekilde ve de kaynaklarını göstererek sunmaları, gerekli ve asla küçümsenmeyecek bir çabadır. Prof. Hilmi Ziya Ülken, "Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü" adlı yapıtında bu konuyu işler (2).

Dolayısıyla bu gerekli ve yararlı çabaların sonuçları ile sevinmek ve hatta onurlanmak dururken, onları adeta kendi malı imiş izlenimi uyandıracak şekle sokmak maskaralığına hiç gerek yoktur.

İnsanların ve toplumların düzeylerini yükseltmek, yüceltmek kolay olmuyor.

1- Cumhuriyet Bilim-Teknik No: 621, 13.02.1999.

2-- Uyanış Devrelerinde Tercümenin Rolü, H. Z. Ülken (Ahmet Hamdi Tanpınar'dan) Edebiyat Üzerine 1977 s. 390.