Showing posts with label Haber - Yorum. Show all posts
Showing posts with label Haber - Yorum. Show all posts

Monday, October 15, 2007

arXiv - Rektörüm; intihali boş ver, siyasete devam!

http://samanyoluhaber.com/index.php?khide=1&ghide=1&sec=20&hid=73707


http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=28536&yorum_id=23290


Hamza Erdoğan , Aksiyon , Sayı : 669 , 01.10.2007


Rektörüm; intihali boş ver, siyasete devam!


Bilim dünyası Türk üniversitelerinde yaşanan intihallerle çalkalanıyor. Ancak YÖK ve üniversiteler bu acı manzarayı düzeltecek önlemler almak yerine anayasa ve başörtüsü gibi siyasi tartışmalarla uğraşıyor.


Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ve rektörler, anayasa ve başörtüsü tartışmalarıyla gündemi meşgul edip gerginlik oluşturadursun, bilim dünyası Türk üniversitelerindeki intihal iddiaları ile çalkalanıyor. Ortadoğu Teknik Üniversitesi�nde (ODTÜ) yaşanan iki intihal olayı üzerine iki hafta önce harekete geçen �uluslararası elektronik kütüphane� konumundaki internet platformu (ArXiv), Türk üniversitelerindeki bazı öğrencilerle aralarında dekanların da bulunduğu toplam 14 öğretim üyesince kaleme alınan 67 makalenin �çalıntı� olduğunu saptadığını açıkladı. ODTÜ�deki iki öğrenci dışında, diğer makalelerin Diyarbakır�daki Dicle, İçel�deki Mersin ve Çanakkale�deki 18 Mart üniversitelerinin öğrenci ve öğretim üyeleri tarafından yollandığı tespit edilirken, bu rakamın sadece �aysbergin görünen yüzü� olduğu belirtiliyor. Olayın duyulmasının ardından Türk bilim adamlarının makaleleri siteden hemen çıkartıldı. Bilim otoriteleri intihaller sebebiyle üniversitelerimizin şahsında Türkiye�ye ağır ithamlarda bulunurken, ünlü İngiliz bilim dergisi Nature, konuyu �Türk fizikçileri intihal suçlaması ile karşı karşıya� başlığı ile tüm dünyaya duyurdu. Türk üniversitelerinde bilimsel hırsızlıkların sanılanın aksine çok daha yaygın olduğunu vurgulayan bazı öğretim üyeleri; YÖK ve üniversiteleri, bilim üretmek gibi asıl fonksiyonu olan konuları bir kenara bırakıp ideoloji üretip siyaset yapmakla suçluyor.

Geçmiş yıllarda intihal olayları üzerine yapılan bütün baskılara rağmen bu konuda harekete geçmeyen YÖK, Başbakanlık eski Müsteşarı Ömer Dinçer ile ilgili tartışmalarda hemen harekete geçmiş ve bir daha üniversitelerde görev vermemek üzere Dinçer�in akademik titrini geri almıştı. Şimdi tüm dünyadaki bilim adamlarının nazarına kadar çıkan �intihal tartışması� konusunda üniversitelerin sessizliğini koruması düşündürücü bulunuyor.

OLAY NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Bilim dünyasını sarsan intihaller, ODTÜ Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Karasu�nun iki doktora öğrencisinden şüphelenmesi sonucu ortaya çıktı. Geçen yıl kasım ayında ODTÜ�de doktora yapan Mustafa Saltı ve Oktay Aydoğdu isimli iki öğrenci sözlü sınava girdiler. Ancak öğrenciler, hocalarının ifadesine göre fiziğin temel yasaları arasında yer alan en basit soruları bile cevaplayamadılar. Oysa her ikisi de çok sayıda bilimsel makale yayımlamıştı. Ve üniversitede herkes onların başarısını konuşuyordu.

Durumdan şüphelenen Prof. Dr. Ayşe Karasu ile Doç. Dr. Özgür Sarıoğlu, yaptıkları incelemelerde iki öğrencinin makalelerinin intihal olduğu sonucuna vardı. ODTÜ yönetimi bir taraftan doktora öğrencileri hakkında soruşturma açarken diğer yandan tüm dünyadaki fizikçilerin baskıdan önce makalelerini gönderdiği elektronik kütüphane konumundaki �arXiv� adlı internet platformuna bildirdi. Amerika�da yayın yapan bilim ve akademik makale sitesi �arXiv� platformu, Saltı ve Aydoğdu�nun 40 makalesini arşiv kayıtlarından düşürdü.

Bununla yetinmeyen �arXiv��in yaptığı incelemelerde, intihallerin sadece iki öğrenciyle sınırlı olmadığı da anlaşıldı. Buna göre, ikisi dekan olmak üzere toplam 15 fizikçi daha intihal yapmış. Akademik site arXiv�in kurucusu New York Cornell Üniversitesi�nden fizikçi Paul Ginsparg, konuyu araştırınca Türkiye�den gelen 67 makalenin çalıntı olduğunu tespit ettiklerini belirtirken, bu makalelerin ODTÜ�deki iki öğrenci dışında, Dicle, Mersin ve Çanakkale 18 Mart üniversitelerinin öğrenci ve öğretim üyeleri tarafından yollandığı belirlendi.

Dünyanın en prestijli bilim dergisi Nature, olayı teşhir ederken �bugüne kadar böyle bir intihal olayı ile karşılaşmadıklarını� vurguladı ve hadisenin arşiv tarihinde bir ilk olduğunu iddia etti. İki sayfalık makalede bazı ülke ve kültürlerinde �hırsızlığın normal karşılandığı� şeklinde küçültücü ifadeler kullanılarak ülkemizle âdeta dalga geçiliyordu.

AĞIR VE BULAŞICI BİR HASTALIK

Olay sonrası sadece iki öğrenciye okuldan uzaklaştırma cezası verildi. İntihali ortaya çıkaran Prof. Dr. Ayşe Karasu, bu olayın, danışman hocadan bağımsız yapılan ilk öğrenci intihali olduğuna dikkat çekiyor. Bu durumu �ağır ve sirayet eden bir hastalık� olarak tanımlayan Karasu, böylesi hadiseleri engellemek için üniversite sisteminin değişmesi gerektiğini vurguluyor: �Bu hastalık çok büyük boyutlarda. Herkes şapkayı önüne koyup düşünmeli, çünkü üniversite sistemi ağır hasta ve hastalık sirayet ediyor. Yasalar yeniden düzenlenmeli, YÖK de olaya el atarak yasal düzenlemeler yapmalı. Ama öncelikle üniversiteler kendi temizliklerini yapmalı ve Telif Hakları Yasası uygulanmalı.�

Karasu, intihalin aynı zamanda bir ekonomik hırsızlık olduğuna dikkat çekiyor: �Bu bir hırsızlık ve hortumculuktur. Çünkü makale başına TÜBİTAK ve ODTÜ�den para alıyorlar. Ayrıca intihal, bilimsel kariyer için de önemli bir katkı. Başkalarının emekleri üzerinden kolayca bir yerlere gelenler diğerlerini de cesaretlendiriyor.�

ULUSLARARASI BAĞLANTISI VAR

Doç. Dr. Özgür Sarıoğlu ise olayın uluslararası bağlantıları olduğunu savunuyor: �Bu bir hırsızlık ve hortumculuktur. Bu insanların cebine 37 milyar para girdi. Çünkü makale başı TÜBİTAK ve ODTÜ�den para alıyorlar. Olayın Yunanistan, Romanya, Hindistan, Pakistan gibi uluslararası bağlantıları da var.�

1985 yılından bu yana üniversitelerde yaşanan intihallerle ilgili çalışmalar yapan Prof. Dr. Aysıt Tansel ise Türkiye�de bu işin çok yaygın olduğunu söylüyor. �Ortaokul ve liselerde ne kadar kopya çekiliyorsa üniversitelerimizde de intihaller yapılıyor.� diyen Tansel, üniversitelerin bazen itibar bazen de adam kayırmacılık yüzünden bunları örtbas ettiğini kaydediyor.

İNTİHALLE SUÇLANANLAR: BİZE HAKSIZLIK YAPILDI

Üniversiteden uzaklaştırma cezası alan intihalci doktora öğrencilerinden Oktay Aydoğdu ise olayın �kişisel husumet ya da kıskançlıktan� kaynaklandığını ileri sürüyor. Aydoğdu arXiv�in ODTÜ�deki hocaların şikayeti doğrultusunda hareket ettiğini iddia ediyor; ancak dünyanın bu saygın platformunun makalelerini �sebepsizce� yayından kaldırması konusunda bir şey söyleyemiyor. Çünkü web sitesinde yayımlanan bir makalenin daha sonra siteden düşürülmesi kurum için ciddi prestij kaybı anlamına geliyor. Aydoğdu, bu yöndeki ısrarlı sorularımız karşısında �Bilemiyorum, her şey dava sonucunda ortaya çıkar� demekle yetiniyor. Aydoğdu, temyizden sonra Prof. Dr. Ayşe Karasu ve Prof. Dr. Özgür Sarıoğlu başta olmak üzere bu gruptakiler hakkında da yasal işlemler yapacaklarını söylüyor. ArXiv hakkında da yasal süreç başlatacaklarını vurguluyor Oktay Aydoğdu.

PROF. DR. AÇIKGÖZ: ŞAŞKINLIK İÇİNDEYİZ

Makalesi çıkarılan 14 fizikçiden biri olan Dicle Üniversitesi Fizik Bölümü Dekanı ve Öğretim Üyesi Prof. İrfan Açıkgöz de, haksızlığa uğradıklarını düşünüyor. Açıkgöz, arXiv�deki makalelerinin kendilerine herhangi bir gerekçe gösterilmeden birdenbire yayından kaldırıldığını ileri sürüyor: �Süreç başlı başına bir muamma, bize �hakkınızda iddialar var, ne diyorsunuz� diye sormadılar ve aniden �intihal nedeniyle geri çekilmiştir� ibaresini koydular, şaşırdık. Kişisel olarak arXiv�e şikayetimi bildirdim; ama tatmin edici bir cevap alamadım. Prof. Açıkgöz, olayın kaynağında ODTÜ olduğunu, oradaki öğrencilerine adil olmayan bir soruşturma yapıldığını, açılan soruşturma sonucunda öğrencilere ceza verildiğini; ancak insanların savunmalarının dikkate alınmadığını iddia ediyor.

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Dekanı Prof. Dr. İhsan Yılmaz ise olayın ardından kayıplara karıştı. Dekan Yılmaz�a bütün ısrarlarımıza rağmen ulaşılamazken, üniversite yönetimi Aksiyon�a yaptığı kısa açıklamada konuyla ilgili bir Etik Kurulu�nun oluşturulduğunu, kurulun yapacağı inceleme sonucunda çıkacak neticeye göre hareket edeceklerini belirtmekle yetindi.

Bilim dünyası Türk üniversitelerinde yaşanan intihal olayları ile çalkalanırken, YÖK ve üniversite yönetimleri, bugüne kadar olduğu gibi şu sıralar yine başka konularla meşgul. Gündemlerine hükümetin hazırladığı anayasa taslağı ile başörtüsü konusunu alan bu kurumlar, başlattıkları yersiz tartışmalarla ülkeyi germeye devam ederken, intihal meselesini ufak bir açıklama ile geçiştirdi. YÖK, bunun için bir Etik Kurulu teşkil ettiklerini söylemekle yetindi. Rektörler de bu konuda oldukça sessiz. İdeolojiyi bilimin önüne geçiren tavrından vazgeçmeyen YÖK ve üniversiteler bu suskunluklarını bakalım ne kadar sürdürecek�




Prof. Dr. Kayhan Kantarlı (Ege Üni. Öğretim Üyesi):YÖK SİSTEMİ, ÂDETA İNTİHALİ DAYATIYOR

Türk bilim insanlarının yaptığı bilimsel çalışmalara ve onların uluslararası saygınlığına gölge düşürüldü. Bu skandalın başlıca sebebi yöneticilerin şimdiye kadar ortaya çıkarılan bilimsel sahtecilikler karşısındaki örtbas etme tutkuları, kayırmacılık ve eğitimsizliktir. İntihalcileri görmezden gelen, taraflı davranan ve uyarılara kulak asmayan YÖK ve üniversite rektörlerinin bilim etiğini ciddiye almayan tutumları en sonunda, ülkemizde gittikçe artmakta olmasıyla övünmeye başladığımız uluslararası yayınların evrensel değerini de tartışmalı hale getirdi. Son olayda çoğunluğu doktora öğrencisi olan intihalcilerin arasında öğretim üyelerinden başka bir dekanın da bulunmuş olması son derece vahim. Bu bilimsel sahteciliklerin hangi boyuta ulaştığını da gösteriyor. Niteliğin ve dünya bilimine olan katkının değil, yayın sayısının öne çıkarıldığı YÖK sistemindeki �Kaç yayının var?� anlayışının sonucu olan bu yüz kızartıcı duruma şaşmamak gerekir. YÖK ve üniversite yöneticileri bunlara seyirci kalıyorlarsa, o ülkedeki bilimsel sahteciliklerin uluslararası bilim dergilerine haber olması normaldir. Öncelikle bilim adamları, ardından da YÖK, ÜAK, TÜBA, TÜBİTAK ve üniversite yönetimlerinin de bir an önce gerekli önlemleri alıp yasal yaptırımları, tarafsız ve etkin bir şekilde uygulamalı.




Prof. Dr. Rıdvan Karluk (Anadolu Üni. İktisadi ve İdari Bilimler ): İNTİHALE SUÇ DUYURUSU YAPTIM, HAKKIMDA SORUŞTURMA AÇTILAR

Aslında dünyada bu konuda çok ciddi cezalar uygulanıyor. Bilimsel hırsızlık yapan öğretim üyelerinin işlerine son veriliyor. Benzer yasalar bizde de var. Ancak üniversitelerimiz başka konularla uğraştıkları için bu tür olayların üzerine fazla gitmiyor. Mesela Öğretim Üyeleri Disiplin Yönetmeliği�nin 11/a-3 maddesi kapsamında üniversite öğretim mesleğinden uzaklaştırılmak için işlenmesi gereken fiil şudur: Bir başkasının bilimsel eserinin veya çalışmasının tümünü veya bir kısmını kaynak belirtmeden kendi eseri gibi göstermek. Ancak bizde bu cezalar nerdeyse hiç uygulanmıyor. Örneğin üniversitemizde intihal yaptığı makalelerde benim ismimi kullandığı için bazı öğretim üyeleri hakkında dava açtım ve kazandım. Ancak intihal yapan kişiye bugüne kadar bir ceza verilmiş değil. Eğer üniversiteler �kol kırılır yen içinde kalır� zihniyeti ile sepetteki çürük elmaları atmazlarsa, sağlam elmaların da bir süre sonra çürüdüğüne hep beraber tanık oluruz!� Ben intihal edenlerle ilgili şikâyette bulunduğum için hakkımda üniversite soruşturma açtı. YÖK, Ömer Dinçer olayında şahin kesilmişti, ancak bugün uluslararası boyutlara ulaşan olayla ilgili ses çıkmaması düşündürücü. Hatta çifte standart.





Prof. Dr. Tahsin Yeşildere (Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı): SKANDAL, AHBAP-ÇAVUŞ İLİŞKİSİNİN SONUCU

Yüzümüzü kızartan, ülkemiz bilim insanlarının uluslararası saygınlığına çok büyük darbe vuran bu rezaletin baş sorumluları, bugüne kadar ortaya çıkan bilim hırsızlıklarını görmezden gelenlerdir. Ahbap-çavuş ilişkileriyle yok saymalar, bilim hırsızlıklarını aklamaların sonucu budur. YÖK, Üniversitelerarası Kurul, rektörler, dekanlar derhal önlem almalı. Doktora, yardımcı doçentlik, profesörlük jürilerinin oluşturulmasındaki sakatlık bilim hırsızlığının önünü açıyor. Önlem alınmazsa Türkiye�nin bilimi, akademisyenleri daha ağır darbeler alabilir.


Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA):
ETİK DIŞI DAVRANIŞLAR CEZALANDIRILMIYOR

İçinde çalıştığımız kurumlar uyguladıkları bilim ve bilim etiği eğitimi, aldıkları önlemler ve oluşturdukları çalışma disiplini ile tüm mensuplarının bilimsel çalışmalarının etik ilkelere uygun olmasını sağlayacak ortamları yaratmaktan sorumludur. Etik dışı davranışlar için belirlenen cezaların titizlikle uygulanması gerekir. Bunun için:

Bilim etiği eğitimi, bilim eğitiminin zorunlu bir parçası haline getirilmelidir.

Bilim ahlakının, kişisel ahlakın bir parçası olarak içselleştirilmesini sağlamak üzere, tüm öğrencilerin ve bilim insanlarının titizlikle uymaya and içecekleri kurallar açık seçik ve yazılı olarak belirlenmelidir.

Disiplin yönetmelikleri çalma, sahtecilik ve çarpıtmaya çok sert yaptırımlar getirecek şekilde yeniden düzenlemelidir.�

---------------------

http://www.samanyoluhaber.com/haber-73707.html

YÖK'ÜN GÜNDEMİNDE EĞİTİM YOK, SİYASET VAR


'İntihal'i bırak, siyasete bak!

Bilim dünyası Türk üniversitelerinde yaşanan intihallerle çalkalanıyor. Ancak YÖK ve üniversiteler bu acı manzarayı düzeltecek önlemler almak yerine anayasa ve başörtüsü gibi siyasi tartışmalarla uğraşıyor.


Tuesday, August 14, 2007

Y.Ö.K korumasındaki!! intihal profesörü Ruşen Keleş (Mason Mahfili)

http://istanbul.indymedia.org/news/2007/05/188561.php



Y.Ö.K korumasındaki!! intihal profesörü Ruşen Keleş (Mason Mahfili)



Mason Mahfili Ruşen KELEŞ (Y.Ö.K korumasındaki!! intihal profesörü)

gönderen: emre Thursday, May. 17, 2007 at 7:07 PM
emrolli@hotmail.com


Necla Arat bilim hırsızı çıktı
İSTANBUL (17.05.2007)-

Cumhuriyet mitinglerinin tertip komitesinde yer alan ve CHP'den miletvekili adaylığı kesinleşen Prof. Dr. Necla Arat'ın doçenlik ve doktora tezlerinin intihal olduğu ileri sürüldü. Arat'ın daha önce de profesörlük tezinin bilim hırsızlığı olduğu ortaya çıkmıştı. O bir "bilim" kadını! Darbeci generallerin “silahsız” sözcülerinden biri olan Necla Arat, 1990 öncesinde, profesörlük ünvanı almak için, İÜ Edebiyat Fakültesi'nde bir tez hazırlamış, tezi görüşen kurulda beş üyeden ikisi lehte, ikisi aleyhte, biri de çekimser oy kullanmıştı. Bu durum üzerine bir üst kurul inceleme yapmış; konuyu görüşen bilim kurulunun üyelerinden birinin hazırladığı bir intihal raporu bu süreçte ortaya çıkmıştı. Bu rapora göre: "Ahlak Felsefesi" adını taşıyan tez üç ayrı İngilizce kitaptan tercüme yoluyla derlenerek hazırlanmıştı. Üst kurul, ortaya çıkan bu rapor üzerine 'intihal suçlusu' olduğu gerekçesiyle henüz Doçent olan Necla Arat'ın profesörlük tezini geri çevirmiş, üniversiteyle ilişkisinin de kesilmesini de talep etmişti. Ancak Necla Arat, bu olayla ilgili üniversiteden altı ay uzaklaştırma cezası almış, üst kuruldaki isimler emekli olduktan sonra da yeniden harekete geçip profesör olmayı başarmıştı. YÖK kışlasının yüz akı! 12 Eylül faşist darbesi ile kışlaya dönüştürülen üniversitelerin yüz akı(!) olduğu, gün geçtikçe daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Darbeci generallerin muhtıralarını savunabilecek kadar bilimsel düşünce düşmanı olan, Necla Arat'ın intihal sicilinde yok yok! Necla Arat'ın profesörlük tezi gibi şimdi de doktora ve doçentlik tezlerinin de intihal olduğu ortaya çıktı. Arat'ın "E. Cassirer ve S. K. Langer'de Sembolik Form Olarak Sanat" başlıklı doktora tezi hakkında yapılan incelemede; kitabın büyük bir kısmının Cassirrer ve Langer adlı yazarlardan kaynak belirtilmeden yapılan alıntılarla oluştuğu kaydedildi. Arat'ın "18. Yüzyıl İngiliz Felsefesinde Etik ve Estetik Değerler Arasındaki İlgi Sorunu" isimli doçentlik tezinde de benzer intihaller olduğu belirtildi. Doktora ve doçentlik tezleriyle ilgili intihal iddialarına köşesinde yer veren Ahmet Hakan Coşkun, Arat hakkında "suç duyurusunda bulunduğunu" belirtirken, intihal iddialarının belgelerinin de kendisinde mevcut olduğunu kaydetti. Postal varsa, bilim yok Bilimsel düşünce yerine asker postalını üniversitelerde hakim kılan YÖK kışlasının medarı iftarı diğer profesörlerin de intihal suçları ortaya çıkmıştı. Onlardan biri de eski İÜ Rektörü Prof. Kemal Alemdaroğlu idi. Alemdaroğlu'nun yazdığı 'Laparoskopik Cerrahi' kitabının intihal olduğu Türk Tabipler Birliği'nce tescil edilmişti. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Atalay Arkan'ın Almanya'da çıkmış olan anestezi ile ilgili kitabı intihal ederek Türkçeye çevirdiği, üzerine kendi ismini koyarak yayınladığı tespit edilmişti. 19 Mayıs Üniversitesi Rektörü Prof. Ferit Bernay ve arkadaşlarının yazdığı makalenin 'Journal of Pediatric Surgery' adlı derginin Şubat 1989 sayısından kopyalandığı tespit edilmişti. Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Ruşen Keleş ve bir öğretim üyesi tarafından yazılan 150 sayfalık 'Çevre Hukukuna Giriş' adlı kitabın Prof. Nükhet Turgut'a ait 'Çevre Hukuku ve Karşılaştırmalı İnceleme' adlı kitaptan intihal edildiği mahkeme kararıyla belgelenmişti.



Necla Arat bilim hırsızı çıktı

İSTANBUL (17.05.2007)-

Cumhuriyet mitinglerinin tertip komitesinde yer alan ve CHP'den miletvekili adaylığı kesinleşen Prof. Dr. Necla Arat'ın doçenlik ve doktora tezlerinin intihal olduğu ileri sürüldü. Arat'ın daha önce de profesörlük tezinin bilim hırsızlığı olduğu ortaya çıkmıştı.

O bir "bilim" kadını!

Darbeci generallerin “silahsız” sözcülerinden biri olan Necla Arat, 1990 öncesinde, profesörlük ünvanı almak için, İÜ Edebiyat Fakültesi'nde bir tez hazırlamış, tezi görüşen kurulda beş üyeden ikisi lehte, ikisi aleyhte, biri de çekimser oy kullanmıştı. Bu durum üzerine bir üst kurul inceleme yapmış; konuyu görüşen bilim kurulunun üyelerinden birinin hazırladığı bir intihal raporu bu süreçte ortaya çıkmıştı.

Bu rapora göre: "Ahlak Felsefesi" adını taşıyan tez üç ayrı İngilizce kitaptan tercüme yoluyla derlenerek hazırlanmıştı. Üst kurul, ortaya çıkan bu rapor üzerine 'intihal suçlusu' olduğu gerekçesiyle henüz Doçent olan Necla Arat'ın profesörlük tezini geri çevirmiş, üniversiteyle ilişkisinin de kesilmesini de talep etmişti. Ancak Necla Arat, bu olayla ilgili üniversiteden altı ay uzaklaştırma cezası almış, üst kuruldaki isimler emekli olduktan sonra da yeniden harekete geçip profesör olmayı başarmıştı.

YÖK kışlasının yüz akı!

12 Eylül faşist darbesi ile kışlaya dönüştürülen üniversitelerin yüz akı(!) olduğu, gün geçtikçe daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Darbeci generallerin muhtıralarını savunabilecek kadar bilimsel düşünce düşmanı olan, Necla Arat'ın intihal sicilinde yok yok! Necla Arat'ın profesörlük tezi gibi şimdi de doktora ve doçentlik tezlerinin de intihal olduğu ortaya çıktı.

Arat'ın "E. Cassirer ve S. K. Langer'de Sembolik Form Olarak Sanat" başlıklı doktora tezi hakkında yapılan incelemede; kitabın büyük bir kısmının Cassirrer ve Langer adlı yazarlardan kaynak belirtilmeden yapılan alıntılarla oluştuğu kaydedildi. Arat'ın "18. Yüzyıl İngiliz Felsefesinde Etik ve Estetik Değerler Arasındaki İlgi Sorunu" isimli doçentlik tezinde de benzer intihaller olduğu belirtildi.

Doktora ve doçentlik tezleriyle ilgili intihal iddialarına köşesinde yer veren Ahmet Hakan Coşkun, Arat hakkında "suç duyurusunda bulunduğunu" belirtirken, intihal iddialarının belgelerinin de kendisinde mevcut olduğunu kaydetti.

Postal varsa, bilim yok

Bilimsel düşünce yerine asker postalını üniversitelerde hakim kılan YÖK kışlasının medarı iftarı diğer profesörlerin de intihal suçları ortaya çıkmıştı. Onlardan biri de eski İÜ Rektörü Prof. Kemal Alemdaroğlu idi. Alemdaroğlu'nun yazdığı 'Laparoskopik Cerrahi' kitabının intihal olduğu Türk Tabipler Birliği'nce tescil edilmişti.

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Atalay Arkan'ın Almanya'da çıkmış olan anestezi ile ilgili kitabı intihal ederek Türkçeye çevirdiği, üzerine kendi ismini koyarak yayınladığı tespit edilmişti.

19 Mayıs Üniversitesi Rektörü Prof. Ferit Bernay ve arkadaşlarının yazdığı makalenin 'Journal of Pediatric Surgery' adlı derginin Şubat 1989 sayısından kopyalandığı tespit edilmişti.

Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Ruşen Keleş ve bir öğretim üyesi tarafından yazılan 150 sayfalık 'Çevre Hukukuna Giriş' adlı kitabın Prof. Nükhet Turgut'a ait 'Çevre Hukuku ve Karşılaştırmalı İnceleme' adlı kitaptan intihal edildiği mahkeme kararıyla belgelenmişti.



--------------------------------------------------------



Paçası dizine kadar kıvrılmıştı ruşen kelş'in
gönderen: derya Friday, May. 18, 2007 at 5:06 AM
derya.kuloglu@yahoo.com

Ruşen Keleş Hoca, intihalci-Mason olarak Y.Ö.K.tarafından korunuyor.



Ruşen Keleş' in KİTAPLARI
gönderen: AYLA Sunday, May. 20, 2007 at 4:29 AM
ayla.demir@yahoo.com

Ruşen Keleş kitaplarını yazmaz . Yazdırtır.Kimlere mi asistanlarına? Bu durum hocanın itibarını zedelemiştir.



hocalarin hocasi RUSEN ise durum KELES !!!
gönderen: remzi.sergun Sunday, May. 27, 2007 at 8:39 AM
remzi.sergun@yahoo.com

KITAPLARINI ASISTANLAR YAZIYORSA NEDEN KENDI ISMINI KITAPLARIN USTUNE YAZIYOR.??


EGER YAZMIYORSA NEDEN ASISTANLARIN UZERINE SUC ATIYOR.NEDEN OKULA UGRAMIYOR. BOYNU BUKUK INSAN KALABALIKLARININ ICINE CIKAMIYOR.

NEDEN NUKHET HOCAYI ONA BUNA SIKAYET EDIYOR?

NEDEN MAHKEME DOSYALARINA ONDAN BUNDAN ALDIGI DILEKCELERI KOYARAK SISKINLIK YARATIYOR...

DAHA SAYALIM MI? BU KISININ SAYGINLIGI!! GERCEK DEGERI ILE ORTUSMUYOR.

YUKARLARA TIRMANMAYA CALISTIKCA POPOSU DAHA COK GORUNUYOR.

HAYATINDA BILIME NE KATKISI OLDU?


SELAM OLSUN RUSEN'E HELAL OLSUN KELES E..YUH OLSUN KELES HAYRANLARINA!!!.



dogmatık toplumun hocası
gönderen: semra Sunday, May. 27, 2007 at 11:10 AM
s.fer56ter@hotmail.com

Ruşen Keleş tipi toplumun temel özelliği; araştırmayan sorgulamayan ve hisleri ile hareket etmekte ve dogmatık davranışlarıdır

.AKP iktidarın bu toplumda yeşermesi , bizzat AKP nin başarısı değil..işte bu yalakaların(bilim hırsızlarının) katkıları yüzündendir.

Bir çocuk çıkar ve kral çıplak der.. işte herkez bu lafı duymak ister..sonunda da kralın çıplak olduğu anlaşılır.Putlara tapan bir toplumdan modernist toplumun özlemi içinde olan biz aydınlar bu ülkede Ruşen Keleşi putlaştıran bir topluluktan artık iğrenir hale geldik.

Gerçekten...(benim babam da , Ruşen Keleşi hiç sevmezdi ve kendisini cunta kararları doğrultusunda siyasaldaki öğrenci çayhanesini kapattıran bir düzen adamı olduğunu söylerdi...)



kesinleşen mahkeme kararı
gönderen: erdinc.koksal@gmail.com Monday, May. 28, 2007 at 7:50 AM


Servet bey çok duygusal yaklaşıyorsunuz! Aynı hassasiyeti neden başbakanlık müsteşarı için göstermediniz?



RUŞEN KELEŞ
gönderen: ALİ Monday, May. 28, 2007 at 10:49 AM
ali.kırköz@gmail.com

Ruşen keleş hocayı yaratıcı zekaya sahip olmayanbir kişi , ıvır zıvır işlerin adamıdır diye bilirdim.ÖYLE DEĞİL MİYMİŞ? Ali Kırköz



gazete haberi
gönderen: deligoz Monday, May. 28, 2007 at 12:54 PM
serol.unynx43el@hotmail.com

Tarih: Çrş May 02, 2007 1:41 am Mesaj konusu: Ruşen keleş ve intihal
--------------------------------------------------------------------
Yine intihal skandalı: 2 öğretim üyesine 50 milyar ceza

21 aralık 2006 17:14

ı.ü eski rektörü kemal alemdaroğlu'ndan sonra üniversiteler yine bir intihal skandalı ile çalkalanıyor. prof. turgut'un eserinden ihtihal yapan iki öğretim üyesine 50 milyar ceza verildi.

atılım Üniversitesi öğretim üyesi prof. nükhet turgut, Çevre hukuku” kitabından çalıntı yaptıkları gerekçesiyle ruşen keleş ve birol ertan aleyhine 3 yıl önce açtığı davayı kazandı. keleş ve ertan 50’şer milyar lira para cezasına çarptırıldı.

türkiye dünya bilim sıralamasında 25’inci sıraya yükseldi ama “bilimsel hırsızlık” anlamına gelen intihal olaylarının arkası kesilmiyor.

üniversitelerde bilimsel etik tartışmalarını gündeme getiren intihal olaylarına bir yenisi daha eklendi. son intihal olayı, ankara fikri ve sınai haklar ceza mahkemesi’nde 3 yıl önce açılan davanın sonuçlanmasıyla kesinleşti.

mahkeme, ruşen keleş ve birol ertan’ın yazdığı 150 sayfalık “çevre hukuku’na giriş” adlı kitabın önemli bir bölümünün, atılım üniversitesi’nde görevli çevre hukuku uzmanı prof. dr. nükhet turgut’un “çevre hukuku” adlı kitabından alınma olduğuna karar verdi.

bu suçun karşılığında keleş ve ertan, böyle bir suçu ilk kez işlemiş olmaları gözönünde bulundurularak alt sınırdan cezalandırıldı ve 50’şer milyar liralık ağır para cezasına çarptırıldı.

bu öğretim elemanlarının yüksek lisans ve doktora derslerine girip, bilimsel jürilerde yer almalarının şaşırtıcı olduğunu söyleyen prof. turgut, “ciddi olan; hocaların ilk derslerinde yaptıkları, bilimsel bir çalışma nasıl yapılır, bilimsel dürüstlüğe nasıl uyulur, fikir ve sanat eserleri kanunu’ndaki hükümler nasıl uygulanır, buna göre atıfların nasıl yapıldığı, nasıl muhakeme değerlendirmelerinin yapıldığı bu derslerde gösterilir. o zaman merak ediyorsunuz, böyle alıntıları yapıyor; üstelik hukuk adına ortaya çıkıyorlarsa bu dersleri nasıl veriyorlar?” dedi.

ntv



-----------------------------------------------



KIM KORKAR MASONLARDAN
gönderen: umit sayin Monday, May. 28, 2007 at 2:26 PM
umitsayin@gmail.com

KİM KORKAR MASONLARDAN
Doc. Dr. Ümit Sayın
umitsayin@gmail.com

KİM KORKAR MASONLARDAN:GELİN VURUN HADİ!


ok uzun süredir bu sitelerde masonlarla ilgili bazı yayınlar yapılıyor, yazılar yazılıyor. Bir çok mitler yaratılıyor. Masonik gizli örgütlenmeleri 1989 yılından beri araştırıyorum [1]. Bu konuda bildiklerimin çoğunu henüz yayınlamadım. Şu dönemde ağır saldırılar altındayım, Şeriatçı odaklardan veya başka yapılardan ölüm tehditleri bile alıyorum. Tüm hukuk sistemini ve bazı savcıları üzerime salmış durumdalar. Ama emperyalime karşı, bağımsız Türkiye ve Türkler için mücadelem ölünceye dek sürecektir. Masonlar ve masonik gizli örgütler hakkında yaratılan dev mitlere ve efsanelere pek çok insan inanıyor. Bu masonların ve masonik gizli örgütlerin de işine geliyor. Sanıldıkları kadar güçlü değiller ama fanatik olarak bir insanla da uğraşabilirler. Masonların benim yaşantıma inanılmaz zararları olduğunu söyleyebilirim. İki kez üniversiteden atılma teşebbüsünün altında masonların beni akademik sistemden tasviye etme girişimleri yadsınamaz.

Ama sandığınız kadar da güçlü değiller! Öncelikle şunu biliniz ki, Mavi localara girenlerin % 30′u masonluktan ayrılır ve bir daha masonlukla uğraşmaz, aksine çoğu onlara karşıdır. Geri kalanların % 40′ı da sadece çıkar ilişkileri ve sosyal ortam için masonluğa girer: Geri kalan % 30, Kırmızı localara devam eder ve Skoç ritinde yükselerek, daha sonra tehlikeli diğer yan mason örgütlere geçer! ‘Masonluktan çıkılmaz miti bir yalandır’, masonlukta böyle bir beyin yıkama mekanizması yoktur; Masonluktan çıkılır!

Masonlar onların sistemini eleştirdiğim, Yahudiliğin dünya hakimiyetini kabul etmediğim, ve onlara karşı Türkçülüğü, Atatürk Milliyetçiliğini savunduğum için yaşantım boyunca çok zarar verdiler bana, aşağıda yazacaklarımın gelişmesinde büyük ölçüde payları olduğunu kabul etmek zorundayım (aşağıdaki isimler, locaları ve belgeleriyle bir süre sonra yayınlanabilir):

1) 1993′te Diyarbarkır’a sürüldüm. İşsiz ve maaşsız kalıverdim. Üniversiteden uzaklaştırdılar. Ben de çareyi Türkiye’yi terketmekte ve ABD’ye gitmekte buldum. Bu aşamada mason İ.T. , O.A., C.D., S. B., T.A. nın ve V.Ö.’nün aktif etkilerini unutmam mümkün değildir.

2) 2002′de tekrar Türkiye’ye geldim, geldiğimin altıncı ayında, o zaman Skoç Riti ve 28. derecedeki üstadı muhterem E. C., S. E. ve E.E. tarafından uyarıldım. Üniversitede uslu durmam önerildi. Masonlar aleyhine hiç bir yazı yazmamam söylendi. 2003 Şubatı’ında Teori Dergisinde onları eleştiren ‘Dünyayı Yöneten Masonik Gizli Güçler’ başlıklı bir makale yazdım. Daha sonraki televizyon programlarımdan çok rahatsız olduklarını, onlara Ulusal Kanalda yapmış olduğum ‘Gizli Örgütlerle İlgili’ bir programı izlettirdiğim K. Lion grubundaki konferansta ifade ettiler defalarca, bazıları toplantıyı terketti.

3) 2003′te , hem masonlar, hem şeriatçı örgütler tarafından defalarca uyarıldım, tehtid edildim (kim kimin uzantısı belli değildi!). Masonik güçler mütareke basının kullanarak beni İBDA-C gibi örgütlerin önüne bir yem gibi koydular [2]. Bir çok ölüm tehditi aldım, halen alıyorum. 3 kere fiziki saldırıya uğradım, dizim bir süre sakat kaldı.

4) 2004′te , bir başbakana rüyasında gördüğü şeyhi anlatan ve mektuplar yazan Skoç Ritinin üyesi 32. derecedeki R.K. beni ve bir arkadaşımı uyararak Kemal Alemdaroğlu yönetiminin bitiminde Üniversiteden atılacağımı, masonlarla uğraşmamamı söyledi (bu diyaloğun üstelik şahidi de var)! Kemal Alemdaroğlu yönetimi bir operasyonla yok edildikten bir süre sonra, bir çok bahaneler bulunup evime polis baskını yapılmaya başlandı. Bundan bir aşama sonra kaderimin Necip Hablemitoğlu ile aynı olacağını bilmeme rağmen mücadeleyi sürdürdüm. Beni koruması gereken ve bu tehtidleri bilen polis, benden bilgi aldıktan sonra, bilgisayarlarıma el koyuyordu.

5) Bu saldırılarla paralel olarak Evrim Teorisi hakkında yazdığım yazılar nedeniyle bir vakıf bana ve öğretim üyesi dostlarıma saldırmaya başladı (1998-2006 arasında). Bu kişiler bizlere bir sürü tazminat davası açtılar, savcılıklara şikayet ettiler ve sahte suçlar uydurdular. Var olmayan web sitelerinin içindeki olmayan ve bizim yazmadığımız yazılar nedeniyle soruşturmalar geçirdik. Savcılar ve hakimler bu mantık dışı belgeleri ciddiye aldı.

6) Ağustos 2005′te uydurma bir nedenle evime polis baskını yapıldı, 11 Eylül 2001 saldırısını deşifre ettikten 5 ay sonra bilgisayarlarıma el kondu, hakkımda hakaret nedeniyle 2 yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı!

7) Temmuz 2006′da terörizm, bölücülük ve yüz kızartıcı suçtan (böyle bir suçum olmadığı halde bir Engizisyon Soruşturmasında CADI ilan edildim! O soruşturma metnini zamanı gelince heryerde yayınlayacağım!) Üniversiteden tekrar atılarak, tüm Kamu Yönetiminden uzaklaştırılmak istedim. YÖK bu talebi delil yetersizliği nedeniyle reddetti. Öğrendim ki bu işleri yapan kişilerin başındaki kişi, üniversitede güç kazanabilmek için daha yeni mason olmuştu.

Ekim 2006′da Üst düzey masonlar veya diğer yöneticiler bu dönem boyunca sürekli uyardılar, son olarak da işyerindeki odama gelen 30. derecedeki mason Prof. İ.T. yine yukarıdan haberler getirmiş, beni araştırma işini üstlenmişti. Benim sonumun gelmesinden hepsi büyük bir mutluluk duyacaklardı, belliydi! Bu arada yine mason olan Doç. G.O. bir Adli Kurumdaki önemli bir raporda deontoloji ilkelerini ihlal ederek benimle ilgili ciddi sorunlar çıkarıyordu.

Bu sitede, Mason olmadığı halde Prof. Kemal Alemdaroğlu’na mason diyen, şu kritik dönemlerde Alemdaroğlu’na saldıran kişilere gereken cevaplar verilecek, tüm yanıtlar burada ve diğer köşe yazdığım sitelerde yayınlanacaktır. Özellikle Prof. Kemal Alemdaroğlu’na SAHTE BİR İNTİAL soruşturması ve cezası veren ama PKK sempatizanlarıyla, DHPK-C ve DEV-YOL militanlarıyla ile bir zaman bağlantı kurmuş, Türk Silahlı Kuvvetlerini işkenceci göstermek isteyen, Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhinde bir çok Avrupa Birliği projesi alan Profesörler hakkındaki bilgilerin de yayınlanması yakındır!

Onlar ki, Uğur Mumcu’nun katil zanlısına, hastayı görmeden, sahte ‘Posttravmatik Stres Bozukluğu Sendromu ve işkence görmüştür’ raporları vererek, Sadettin Tantan’ın yürüttüğü UMUT operasyonunu bloke etmişler, katillerin serbest bırakılmasına ve kaçmasına neden olmuşlardır. Uğur Mumcu’nun dosyasını da tekrar açacağız, tüm Uğur Mumcu dostlarından ve ailesinden destek bekliyoruz

Onlar ki, şeriatçı bir çetenin üyelerini kurtarmak için polislere ‘ işkence yapmıştır’ raporları vermişlerdir..

Onlar ki, Türkiye’de bulunan bir çok toplu mezarın Ermeni mezarı olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadırlar.

Onlar ki, yurtdışında katıldıkları kongrelerde Ermeni, Helen, Rum Pontus, Kürt, Süryani, Yunan soykırımı yaptığımızı iddia etmektedirler. Yeni Ceza Kanununda soykırım toprak talebini de getirmektedir!

Onlar ki, Türkiye’yi parçalamayı amaçlamaktadırlar!

Onlar ki, Türk Silahlı Kuvvetlerini ve Türk Polisini işkenceci göstermek istemektedirler.

Onlar ki, PKK ile uzlaşmak ve ‘ Ovada Siyaset Yapmak’ için Aydınlar Dilekçesi hazırlamışlar ve ona imza koymuşlardır.

Onlar ki, Üniversitelerdeki etnik örgütlenmeyi desteklemektedirler.

Onlar ki, Şemdinli’deki kitapçıya gidip, PKK’yı destekleyerek çiçek koymuşlardır.

Onlar ki, bir kısmı benim üniversiteden atılmamdan büyük mutluluk duyacaklardır.

Acaba sadece masonlar mıydı benden rahatsızlık duyan?

Tabii ki hayır, ama benden ve yapmakta olduğum deşifrasyonlardan rahatsızlık duyan emperyal odaklarla ve yabancı derin odaklarla bağlantılı kişiler ve masonik gizli örgütler, beni üniversiteden atıp, beşparasız bırakıp, hapislere attırıp, hayatımı zehir ettikten sonra, beynime sevgili Necip’e yaptıkları gibi bir kurşun sıkmaktan büyük zevk duyacaklardı!

Şunu unutmasınlar ! Ben ya da biz, yokedilsek bile, Peşimize taktıkları hukuk sisteminin elemanları, tetikçileri, katilleri, ülkeye ihanet edenler bu ülke Atatürkçü, Milliyetçi ve Türkçü çizgiye geldiğinde bir bir hesap vereceklerdir! Bugün Kubilay’ın kafasını kesenlerin torunları çok üst mevkilerde olabilirler, ama bilmelidirler ki, içimizde daha ne Mustafa Kemaller, ne Kubilaylar mevcuttur. O Mustafa Kemal’in sessiz askerleri sizin bir gün darağacınızı kuracaklardır!

Evet Masonlar Size Sesleniyorum!

Evet Masonların attığı kemiklerle beslenen omurgasız yumuşakçalar, sürüngenler size sesleniyorum!

Evet, Küresel Elitin ve Emperyalizmin uşağı olan Şeriatçı sözde müslümanlar size sesleniyorum!

Evet! Yabancı Derin Devletlerin yerli işbirlikçisi hamamböcekleri size sesleniyorum!

Evet! Kafkesk Ortaçağ Mahkemelerinin soruşturmacı zangoçları size sesleniyorum!

Evet! Engizisyonun Para-fesörleri size sesleniyorum!

Buyrun, Atın beni üniversiteden!

Kurduğunuz entrikalarla, buyrun atın beni hapislere!

Buyrun, Atın beni uydurduğunuz Ortaçağ Engizisyon nedenlerinizle, kurun cadı ateşlerinizi! Kaynatın entrika dolu Cadı Kazanlarınızı!

Buyrun, Gelin beynime bir kurşun sıkın sonunda! Uğur Mumcu’ya, Necip Hablemitoğlu’na, İhsan Güven’e yaptığınız gibi!

Unutmayın ki, Tüm Ulus Uyanıyor ve Zamanınız daralıyor!

Unutmayın ki, artık süreniz pek fazla kalmıyor!

Unutmayın ki, artık o kazanlar sizin için kaynamaya başlıyor!

Unutmayın ki, Cehennem, sizin için daha yeni başlıyor!



topunun kokune kibrit suyu
gönderen: asthma Thursday, May. 31, 2007 at 2:18 PM

arkadaslar birakin rusen hocayi intihali onu bunu da haykirin:

gerici-faşist-sömürgeci devletin köküne özgürlük dinamitleri konmayip, acik zihinler acik havayla bogusmadikca ne dusunce vardir ne de savas.

rusen hoca ya da bir baskasi mesele midir yani, rusen hoca harbi hoca olsa memleketteki universite kurumunun neyi degisecek.

hepsi kose tutucu, onun bunun adamina kadro veren, parlak ogrencileri sevmeyen, muhalifleri dislayan bir rejim. MGK neyse universite de o.

kaldı ki ne universitesi, daha ilkokullardan basliyo capulculuk.

bize lazim hocalari tanimak istiyorsak oguz atayin eylembilimi'ni okuyalim.



incir ağacı
gönderen: ercanak Wednesday, Jun. 13, 2007 at 10:32 PM
ercanak@yahoo.com.fr



Solcu görünüp faşit olanlar , bizdeki ülkücüleri bile "sol"larlar.şte bu akımın önde gidenlerinden biriydi.Hatta kendi üniversitesinden ve çalışma arkadaşları tarafından bile dışlandı.Hepsinin dibine incir ağacı.. diyorum.



ÜNİVERSİTE
gönderen: CEYHUN Saturday, Jun. 23, 2007 at 4:12 AM
ceyhun.yilmaz@yahoo.com

Ruşen Keleş hoca şu sıralar eski kitaplarının sadece kapaklarını allayıp pullayıp piyasaya yeniden sürüyor.Arkadaşları bu duruma o kadar üzülmüş olacaklar ki, kendisinin adına bir kitap çalışması içine girmişler.Günceli yakalamayan ,yaratıcı vizyonu olmayan yetersiz akademisyenler için bu durum hep aynı.Birbirlerine destek olmak!!



bir analiz
gönderen: demirata Saturday, Jun. 23, 2007 at 11:58 PM
demirarta@gmail.com



Son yıllarda hızla artan kapkaç olaylarının nedenleri ve sonuçları üzerine tartışıyor ve çözüm önerileri arıyoruz. Kimimiz olayları basit bir çete olgusu çerçevesinde ortaya koyarken, kimimiz gelir dağılımı bozukluğu ekonomik sorunlarla açıklıyoruz kimimiz ise olaya sosyolojik gerekçelerle yaklaşırken bazıları da sıradan ve sık kullanılan tabiriyle “ Münferit” olaylarmış gibi yaklaşıyor.

Son haftanın kamuoyunda yoğun bir şeklide tartışılan konularından biriside , Başbakanlık Müsteşarı Prof. Dr. Ömer Dinçer’in Yardımcı Doç. Yahya Fidan ile 1996 yılında birlikte yazdığı ‘İşletme Yönetimi’ adlı kitapta ‘intihal’ (aşırma) yaptıkları üniversite kararlarıyla kesinleşmesi ve bu durumun ortaya çıkması sonucunda Ömer Dinçer’in istifasının istenmesiydi.

İki olay arasındaki temel benzerlik “aşırma” eylemidir. İntihal (Aşırma) olarak bilinen durum bir anlamda “Bilimsel Kapkaççılık” olarak da ifade edilebilir.Buzdağının görünen yüzüne yansıyan bu tür olaylar ile medya aracılığı ile kamuoyunun zaman zaman haberi olmaktadır. Bu nedenle konu ülkemiz açısından çok da yabancı olduğumuz bir konu değildir. Bugüne kadar pek çok bilinen isim hakkında bu tür iddialar ortaya konulmuştur. Kısaca anımsatır isek bunların başlıcaları şunlardır.;

Prof.Dr.İhsan Doğramacı; Dr.Spock’un “Çocuk Bakımı ve eğitimi” adlı Kitabından kaynak belirtmeden yoğun alıntılarla “ Annenin Kitabı” adlı eseri yazdığı iddiası,
Dr. Yalçın Akdoğan., Dr. Bekir Berat Özipek'in, ‘Muhafazakarlık/Akıl, Toplum, Siyaset’ Tezinden Muhafazakarlık bölümünü ‘Muhafazakar Demokrasi’ Adlı eserinde kullanması iddiası
Fettullah Gülen’in “Buhranlar Anaforunda İnsan” adlı kitabının Şemsettin Günaltay’ın 1915 yılında yayınlanan “Zulmetten Nura” kitabından alınması
Can Dündar’ın Salih Bozok’un anılarını “Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor” adıyla yayınlaması
Prof.Dr.Kemal Alemdaroğlu’nun “Laparoskopik Cerrahi adlı kitabı, “New Developments in Laparoscopy” adlı İngilizce kitaptan alması iddiası,
Ruşen Keleş ve Birol Ertan’ın “Çevre Hukuku’na Giriş” kitabının Prof. Dr. Nükhet Turgut’un “Çevre Hukuku” adlı kitaptan alındığı iddiası
Prof. Dr. Uğur Kandilci, Dr. Burçak Kayhan ve Dr. Zeynep Akı’nın Walter R. Thayer ve Vikas Chitnavis(1994)’e ait ‘‘The Case for an Infectious Etiology’’ Makalesini ‘‘İnflamatuvar Barsak Hastalıkları Etyolojisinde İnfeksiyonun Yeri’’ adıyla yayınladıkları iddiası;


Burada iddiası sözcüğünü özellikle kullanmamın nedeni bunların hepsinin yasal sürecinin sonuçlarını bilmemedir. Ancak bunlardan bazıları mahkeme veya ilgili kurumların kararıyla sabit bulunmuştur.

Toplumsal Yozlaşmanın yaygınlaştığı durumlarda toplumu oluşturan tüm kurum ve kuruluşlar bundan payını alırlar. O nedenle soruna bütüncül yaklaşıldığında yaşadığınız toplum daki yozlaşmadan sanat, spor, medya ne kadar payını almış ise bilim dünyası da bundan payını almıştır. Toplum vergi kaçıranı “Rasyonel”, “ Akıllı” birey, İş takipcisini” iş Bitiren faydalı adam” “Mafyayı” özenilecek meslek, adaletin özelleştirilmesi gibi algılayarak değerlerde deformasyon yaratırken bundan etkilenerek bilimsel aşamalarını hızlı yoldan geçmek isteyen kişilerinde “ Bilimsel Kapkaççılık” Yapmasını da yadırgamayacak duruma geldiğini görüyoruz. Ö.Dinçer olayı bazılarınca o kadar yadırgamıyor ki , o iş ayrı şimdiki işi ayrı gözüyle bakabiliyorlar. Bu tür iddialar bazen de kurumların kendi iç bünyelerinde eş, dost ilişkileri çerçevesinde kapatılarak görmemezlikten geliniyor. Doktoru, Avukatı, Gazetecisi, Bilim Adamı, Polisi, Hakimi, hemen her meslek dalı kendi içinde değer yargılarını öne çıkaracak düzenlemeleri tam ve etkin yapamaz duruma düşüyor. Bir takım ilişkiler , beklentiler, çıkarlar zinciri, korumacılık, taraf olma duygusuyla birleşip adeta toplumdaki değer erozyonun yozlaşmasıyla birleşerek kartopu etkisi yaratarak toplumsal bünyenin her yanına bulaşıyor.

Toplumsal Değişimi gerçekleştirmenin yolu Hukuk Düzenini etkin kılmak, Etik değerleri yaşamda üstün tutmaktan geçiyor. Bunlar ekonomik güdüler altında ezilirken gerçekleştirilen değişimin, yaratılan refahın doğru ve adil olacağını düşünmekte çok zorlanıyorum.

Bu konunun Bilimsel yaşama yansımasını anlatmayı çok daha iyi düzeyde yapan birisi olduğu için bende bu bölümde Hüseyin Batuhan’ın "Bilim ve Şarlatanlık" adlı kitabından alıntıları aktarmak istiyorum.

Birinci konumuz şarlatanlık; Günlük dilde "şarlatan" denince bir şey bilmediği halde bildiğini iddia eden, üstelik uzman kişilerin uyarı ve eleştirilerine rağmen iddiasında ayak direten, hatta bazen onları "bilgisizlik" ve doğmacılıkla suçlayan kişi anlaşılır. Yoksa hepimiz bazen yanlış iddialarla ortaya çıkarız, hatta etrafımızda onları doğru sanıp kabul eden insanlar buluruz.Ancak karşımıza iddiamızın yanlış olduğunu çok güçlü belgelerle kanıtlayan biri çıktığında eğer çok dogmatik kafa yapısında değilsek ve biraz da alçak gönüllü isek iddiamızdan vazgeçeriz. Hele uzmanı olmadığımız bir konuda ukalalık etmeye pek kalkışmayız. Şarlatan ise hem uzmanı olmadığı konularda fikir yürütür, teoriler ortaya atar hem de bütün bilim dünyasını karşısına alma pahasına da olsa bu fikir ve teorilerin doğru olduğu iddiasından vazgeçmeye yanaşmaz. Zira onların doğruluğundan kesin olarak emindir, hatta bu nedenle karşısındakilerin bu kadar açık seçik bir doğruyu nasıl olup da göremediklerine şaşar. Şaşmayla kalsa gene iyi, bu körlüğü onların sadece bilgisiz veya akılsız olmalarına değil, çekemezlik, doğmacılık ve de çıkarcılık gibi aşağılık motiflere yorar. Bu anlamda şarlatan hem suçludur hem de güçlü.

Yeni fikirler ortaya atan bilim adamı bu fikrini bilim topluluğunun çoğunluğunu tatmin edecek derecede belgelemekle yükümlüdür, dolayısıyla bu yükümlülükten kaçan bilim adamı bu ada layık değildir. Şarlatanın tutum ve davranışı ise bütünüyle farklıdır. Nereden estiyse kafasını yeni bir fikre kaptırmıştır. Bu fikirle yerleşmiş bilimsel görüşlere tümüyle ters düşüyormuş veya elinde onun doğruluğunu kanıtlayacak belgeler yokmuş, ona vız gelir, zira kendi fikrinin doğruluğundan kesinlikle emindir. Bu da onun için yeterlidir. Bunların doğruluğundan şüphe etmeyi aklından geçirmediği için, bir eleştiri veya itirazla karşılaştığı zaman bunu önce hayretle karşılar, sonra hemen itiraz edenleri cahillik, akılsızlık veya düpedüz çıkarcılıkla suçlayarak karşı saldırıya geçerler.

Kalpazanlar nasıl devletin bastığı paraları taklit ederek piyasaya sürüyorlarsa, bilim kalpazanları da çeşitli türden sahte bilgileri bilim piyasasına sürüyorlar. Buradaki suçun pek çok derecesi vardır, bir başkasına ait fikri veya buluşu kendine mal etmekten tutunuz, hiç yapılmamış deneyi yapılmış gibi göstermeye varıncaya kadar değişik yol ve biçimleri vardır.

Şarlatanlar genellikle tek başlarına çalışırlar, dolayısıyla başkalarıyla işbirliği yapmaktan kaçınırlar, başkalarından öğrenecekleri bir şey yoktur ama herkese öğretecekleri çok şey vardır. Modern şarlatana sorarsanız, onu bu yalnızlığa iten "yerleşmiş bilim gruplarının yeni fikirlere karşı olan önyargılı tutumudur"Şarlatan mantıkta argumentum and hominem dediğimiz (bizde buna işi şahsiyata dökmek deniliyor) bu tür sataşma ve suçlamalarla da yetinmeyerek bazen işe bir komplo teorisi karıştırılır. Buna göre kendisini eleştirenler sadece doğmacı ve bağnaz olduklarından değil, düpedüz çıkarları tehlikeye düştüğünden dolayı kendine kara çalarak onu halkın gözünden düşürmeye çalışmaktadır.

"Megolomani" belirtileri nedense insana gülünç gelir, "Paranoia" belirtileri ise daha çok trajik bir hava yaratır. Bu nedenle olsa gerek, şarlatanlar Traji-komik figürlerdir. Şarlatanların gülünç görülmesi, sergiledikleri megolomani belirtilerinin gerçekten büyük bilim adamlarında rastladığımız alçakgönüllülükle tam bir aykırılık oluşturmasından kaynaklanıyor.

Özetlemek gerekirse, şarlatan temelsiz, yanlış hatta bazen tutarsız fikirlerinin gürültülü bir şekilde reklamını yaparak bilgi piyasasında hiçte hakketmediği bir yere yerleşmeye çalışan, kendisi hiç bir eleştiriye katlanmadığı halde, kendisini eleştirenleri cahillik, bağnazlık ve önyargılı olmakla suçlayarak "hem suçlu hem güçlü" pozuna bürünen, hatta bazen katılaşmış doğmalarla savaşan bir kahraman tavrı takınan bir "megoloman paranoyak"dır. Elbet her şarlatanın bu hastalıklarla aynı derecede malul olduğu söylenemez. Ancak akıllarından bir zorları olduğu bence yadsınamaz.



Batuhan’ın kitabının bilim dünyasına adım atmak isteyen ve içinde bulunan herkesin başucunda bulundurması gerektiğine inanıyorum. Yukarıdaki tespitlerin çok ötesinde örnekleri okumak isteyen tüm okuyucularımıza öneriyorum. Son Söz olarak; Vatandaşlarımız, kurumlarımız, sonra toplumun bütünü şarlatanlar ve Bilim adamları arasındaki farkı net olarak ortaya koyabildikleri ölçüde gelişmenin ve üretmenin önündeki engelleri kaldırırlar düşüncesindeyim.

Başını Kuma gömenler sadece kumu görmezler; görünürlerde....

Saygılarımla




hulki mutlu
gönderen: deniz Tuesday, Jul. 03, 2007 at 10:17 AM
drsimpson@yahoo.com

"Hulki mutlu" yukarıdaki yorumunu ben şu şekilde yorumluyorum.Hulki mutlu sürü psikolojisi içinde yaşamaya alışmış mutlu bir vatandaşımızdır.Hal böyle olunca ne Ruşeni nede Hulkiyi mutsuz etmeye gerek yoktur.Birisi çoban birisi koyun. Böyle bayırın içine...inekler etisin.

Tuesday, July 17, 2007

Onların Kadınları, Bizim Kadınlarımız

http://www.marksist.com/selim_fuat/onlarin_kadinlari_bizim_kadinlarimiz.htm

Onların Kadınları, Bizim Kadınlarımız

Selim Fuat

Mayıs 2007

Siyaset meydanı ısındıkça ve sınıf mücadeleleri kızıştıkça, feminizmin sınıflarüstü yaklaşımının ne denli kof olduğu iyice açığa çıkıyor. Kadınların aralarındaki sınıf farklılıklarını silikleştirerek, sorunu, sanki ortak bir mücadele hattında buluşabilirlermiş gibi ele alan bakış açısı, toplumsal gerçeklik karşısında her seferinde çuvallıyor. Örneğin orta sınıf kadınlar cumhuriyet mitinglerinde ön saflarda yer tutup darbecilerin uğursuz planlarının yaşama geçmesi için çırpınırken, işçi sınıfının kadınları kendi sorunlarıyla boğuşmaya devam ediyorlar.

Burjuvazinin iki kesimi arasındaki kapışmada, her iki tarafın da kadınları öne çıkararak kılıçlarını bilediklerini görüyoruz. Özellikle darbeci cenah, kendilerini “çağdaş” zanneden kadınları “Kemalist ordunun neferi” olarak meydanlara sürmeye çalışıyor. Statükocu burjuva güçlerin cumhurbaşkanlığı seçimi bahanesiyle harekete geçirdikleri yüz binlerce kişinin katıldığı cumhuriyet mitinglerinde, bu kadınlar önemli bir rol oynadılar. Eğitim görmüş, iyi giyimli, hali vakti yerinde bu kadınlar, markalı güneş gözlükleriyle, bayrak desenleriyle donattıkları straplez bluzlarıyla, burjuva medyanın da gözdesi oldular. Onlarla birlikte başta Ahmet Necdet Sezer olmak üzere bir bölüm burjuva politikacı da bu durumu memnuniyetle karşılayıp övgüler düzdüler ve kadınların siyasette daha fazla yer alması gerektiğinden dem vurdular. Burjuva partiler de vitrinlerinde derhal bu kadınlara yer açarak üzerlerine düşeni yerine getirdiler. Bu mitinglerin vitrinine kondurulan kadınların bir kısmı CHP’den milletvekilliği adaylığıyla taltif edilerek “emeklerinin” karşılığını aldılar.

Genel olarak bir vitrin öğesi, bir imaj unsuru olarak öne çıkarılan bu “cumhuriyetçi” kadınların bazıları da, psikolojik savaş tekniklerinin bolca kullanıldığı “görev”in yerine getirilmesine, dahil oldukları kadın örgütleriyle aktif katkıda bulundular. Nur Serter, Necla Arat, Türkan Saylan gibi isimler bütün mitinglerde en ön saflarda yer aldılar. Burjuva medyanın genel bir kadın imgesiyle bütün sınıflardan kadınlarla özdeşleştirmeye çalıştığı bu kadınların, hangi sınıfı temsil ettikleri ve neyin mücadelesini verdikleri açıktır.

İstanbul Üniversitesi’nde Kemal Alemdaroğlu döneminde rektör yardımcılığı görevinde bulunan ve o dönemde gerek devrimci öğrencilere açılan soruşturmalar, gerekse türbanlı öğrenciler için “ikna” odalarıyla nam salan Nur Serter, emekli asker Emin Aytekin’in kızı. 1960’lı yıllardaki başarısız darbe girişimleri yüzünden asılan Talat Aydemir’in de akrabası. 1970’lerde İktisat Fakültesindeki ülkücü akademisyenler grubunda yer alan Nur Serter, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün 27 Mayıs 1976’da “Türkiye için en büyük tehlikenin Pantürkizm ve Panislamizm olduğunu” vurguladığı demecine karşı, MHP yanlısı Devlet gazetesinde yayınlanan bildiriye imza atan akademisyenlerden biridir.

Milliyetçilik damarı hayli gelişmiş olan bu “bilim” kadını, 1980’li yıllarda da Beyti Dost olarak anılan reenkarnasyoncu bir grubun “Sevgi Dünyası” adlı yayın organında uzun bir süre boyunca yazılar kaleme almış. UFO’ların “4. düzen varlıkları” olduğunu, dünyayı korumak için görevlendirildiklerini, bu görevin de Beyti Dost tarafından verildiğini savunan grubun ruh çağırma seanslarında epeyce bir vakit geçiren Serter, kendi anlatımına göre, doçentlik tezine karşı çıkan jürinin tutumunu da bu grubun etkisiyle aşmış.

Cumhuriyet mitinglerinin vitrininde yer alan bir diğer isim ise, Çağdaş Eğitim Vakfı yönetim kurulu üyesi Necla Arat’tır. Prof. Dr. Necla Arat’ın eşi Nedim Arat, “cuntacı” olduğu ortaya çıktığı için ordudan atılan bir kurmay subaydır. Arat’ın da içinde bulunduğu cunta, 9 Mart 1971’de darbe yapmayı planlamış fakat başarılı olamamıştı. Kurmay albay rütbesinde darbe planlarına karışan Nedim Arat, 12 Mart 1971 darbesinin ardından gözden çıkarılanlar arasındaydı.

Yani Serter gibi Necla Arat da cuntacılara uzak biri değil. O da İstanbul Üniversitesinin “kontenjanlı” kadrolarından. Şaibeli kazanılmış olsa da, onun sıfatı da “bilim” kadını. Şaibeli, çünkü İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yönetim kurulu, 1982 yılında, intihal (bilimsel bilgi hırsızlığı) gerekçesiyle Necla Arat’ın üniversiteden altı ay uzaklaştırılmasına karar vermiş. İstanbul Üniversitesinde Necla Arat’ın profesörlük tezinin intihal olup olmadığını araştırmak üzere fakülte profesörlerinden oluşturulan kurulun hazırladığı raporda, “218 sayfalık tezin sadece 20 sayfalık bir kısmının orijinal mi yoksa bir yerden aktarma mı olduğu tespit edilemediği, fakat geri kalan 200 sayfalık kısmın tamamen intihalden ibaret olduğu” belirtiliyor.

Yani bilimsel tüm sıfatlarını hangi yollarla elde ettikleri ortada olan bu kadınların, cuntacılarla sıkı bağlar içinde bulundukları, özgeçmişleri ve beyanlarıyla ortaya çıkmaktadır. Açıktır ki bu “modern”, “cumhuriyetçi” ve de “laik” kadınlar, statükodan beslenen burjuva kesimlerin kadınları olarak, kendi sınıfsal çıkarlarını ve ayrıcalıklarını korumak için yırtınıyorlar.

Bir de bizim kadınlarımız var!

“Devlet elden gidiyor”, “rejim tehlike altında”, “çağdaş yaşam tarzımızı tehdit ediyorlar” türü ifadelerle ortalığı birbirine katan, milliyetçilik zehrinin dozunu arttırarak halkların birbirini boğazlamasının yolunu döşeyenlere hizmet eden bu kadınların işçi sınıfı kadınlarıyla ne gibi bir ortaklığı olabilir? İşçi sınıfının örgütsüz, dağınık yığınlar halinde bulunduğu koşullarda, bilinç bulanıklığı yüzünden burjuva kamplardan birinin peşine takılan işçi kadınlar var şüphesiz. Ancak, henüz azınlık da olsalar, işçi sınıfının kavgasında ön saflara geçmiş, mücadele eden kadınlar da var.

Nur Serter, Necla Arat gibi kadınların darbecilerin cephesini güçlendirmek için cumhuriyet mitinglerinde ön aldığı günlerde, işçi sınıfının devrimci kadınları da 1 Mayısları örgütleme çabasıyla gecelerini gündüzlerine katıyorlardı. Ancak onların kadınları gibi rahat koşullarla, sırtlarını yasladıkları devlet güçlerinin sağladığı imkânlarla değil, sadece kendi çabalarıyla var ettikleri öz güçleriyle ve bin bir zorluk içinde mücadelelerini büyütüyorlardı. İşyerlerinde saatlerce çalıştıktan sonra işçi mahallelerinde ev ev gezerek, işlerine gitmeden önce sabahın erken saatlerinde fabrika önlerinde bildiriler dağıtarak, sabırla sınıf mücadelesini örmeyi sürdürüyor, kendi sınıf cephelerini yükseltmeye çalışıyorlardı. Ne sahtekârlıkla ne de karanlık çevrelerle ilişkileri vardı. Ruhlar âleminin nuruyla değil, Marksizmin ışığıyla aydınlanmışlardı.

İki sınıfın dertleri birbirinden günle gece kadar farklı kadınlarını aynı cephede birleştirmeye uğraşan feminist düşüncenin yanılgısı ortada. Siyasi gelişmeler karşısında burjuva sınıfın kadınları kendi sınıflarının bakış açısına uygun davranırken, bizim kadınlarımızın öncüleri de kendi yollarında yürümektedirler.

Kadınların özgürlüğü, feministlerin savunduğu gibi, ortak bir erkek karşıtı cephe oluşturmakla sağlanamaz. Emekçi sınıfların kadınları ancak kendi sınıflarının erkekleriyle omuz omuza verip, burjuvaziye karşı örgütlü mücadeleye atıldıkları zaman özgürleşebilirler. Bu yüzden kapitalizmin iki kat fazla ezdiği kadın işçiler, eşitliğin ve özgürlüğün egemen olacağı sınıfsız, sömürüsüz topluma ulaşma mücadelesinin en ön saflarında yer almak zorundalar. Bunun için de, sınıf mücadelesinin her alanında, işyerlerinde, sendikalarda ve diğer her türden işçi örgütlerinde yer ve sorumluluk alarak öne çıkmalıdırlar.


(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no:27, Haziran 2007)